>

Aradığın aslında nedir ki?

Monday, August 27

Balkonlar

Balkonumdayım. Gözlerimi alabildiğine geceyle doldurmuş, sol tarafımdaki ormanın karanlığı içinde yanıp sönen bir ışığa takılmış, duruyorum. Kulağımda sevdiğim şarkılar, elimde incecik kenarlı, beyaz bir porselen fincan, fincanın içinde çayım var. Ne tuhaf, yine giden ben oluyorum. Bir türlü "kalan" olmayı beceremiyorum. Her eylem belli sonuçlar doğurur ve ben gitme eyleminin yol açabileceği kadar yükü taşıyabiliyor, kalmaktansa ölesiye korkuyorum. Bu son gecelerimden birisi. Önümde ıssız uzanan ormana doyasıya bakmalıyım. Çünkü bir gün geri döndüğümde bu orman ve bu balkon eskisi gibi olmayacak. "Olur, ümidini kesme" diyenlere sözüm şu ki: "Belli konularda, benden daha olumlu düşünen biri var mı diye merak ederim. Konu mekanlar olduğunda, tecrübelerimden bir şey öğrendiysem şayet, o da bırakılan yerlerin bir daha asla eskisi gibi olamadıklarıdır. 2 gün sonra bu evde, bu balkonda bana ait çok az şey kalacak. O yüzden, gözümün önünde kesintisiz uzanan yeşilliği içmek, içmek istiyorum. Bu kesintisizlik bana akmayı çağrıştırıyor. Sanıyorum ki akacağım, akacağım. Bir dağın başında yaşamanın tek güzel tarafı bu olsa gerek.

Taşınmak, bir mekana ait tüm duygulardan arınıp başka bir mekanın boyasına bulanmaktır benim gözümde. Evler, içindeki insanlarla yaşar olduğundan en çok evler etkilenir insan göçlerinden. Boşalan evlerin hüznü boş odalarda, unutulmuş sabun kalıplarında, terk edilmiş eski bir abajurda-yastıkta cisimleşir ve gidenlerin yasını tutar. Dolan evin çingene çadırına benzer odaları. Açılan koliler, saçılan giysilerde cisimleşir sevinç. Ben kendimi evlere benzetirim bu süreçte. Boşalanı anlamak için bir empati yöntemim var, ne zaman bulduğumu hatırlamadığım.

Yöntemimden bahsetmeden önce balkonları anmalıyım. Evlerin gözleri pencereler ise dudakları da balkonlar olmalıydı. Pencere görme ve gösterme konusunda ne kadar başarılı ise de, iş konuşmaya gelince lal kesiliyorlar. Balkonlar yaşadığım evlerden bana kalan son ve yegane hatıraları barındırır. Kendi gözlerimle evin dışındaki dünyayı, sokakları, komşuları, gökyüzünü anlamlandırmak için evin sesinden yardım alırım. Kendimi bildim bileli bu böyledir. O kadar çok balkon tanıdım ki... İlk başlarda başımı demirlerinin arasına sokup ağlayacak kadar ufak bir insan yavrusuydum. Bir balkonun bana attığı ilk ve son kazıktır o hikaye. Sonra daha ufak bir balkonum oldu, alt komşunun Türkçe bilmeyen kızını kendisiyle aynı dili konuştuğuma ikna etmeye çalışıyordum. Daha sonra bir başka şehrin balkonuyla tanıştım, akşamsefaları yetiştirdim saksının içinde.

Her balkonun şehri, gökyüzü, komşuları farklıydı. Bir çoğunun ortak yönü alabildiğine gökyüzüydü. Takım yıldızları ve göbek bağımla bağlı olduğum ayı izlemek en çok ve en güzel balkonda mümkün oluyordu. Bazıları ise sokak aralarına bakıyordu, başımı kaldırdığımda diğer binaların 7. katlarına kadar görebiliyordum.

Ve vedanın anlamını idrak edecek kadar büyüdüğümde bırakıp gittiğim evle aramda son bir görüşme için en uygun mekan oluverdi balkon.Sanki hem evin dışıyla hem de içiyle aynı anda hemhal olmamı mümkün kılıyordu.

İlk aklı başında vedamı 15 yaşında eda etmiştim. Kulağımda sevdiğim şarkılar, içimde göstermekten çekindiğim bir hüzünle önce mum çiçeğime, sonra dolunaya ve en son da manzarama veda etmiştim. Ve bu ritüel törensel bir hal aldı zamanla, adı konmamış bir veda konuşması... Ayrıldığım her balkonda kendime ait çok şey bırakarak balkonların özlemini hafifletmeye çalıştım. Törenin kapsamı genişledi. Vakti gecede sabitlendi. Karanlık şehrin üstüne yorgan-misal serildiğinde, kulağımda en sevdiğim şarkılar ve ben, bir iskemle ve bir fincan çay... hepimiz kendimizi balkonda buluyorduk. Evde yaşadğımız tüm güzel günleri anıyor ve sonra da sokakla son sözlerimizi paylaşıyorduk. İşte bu törenler vasıtasıyla ben, evle bir oluyor, onun ne hissettiğini anlayabiliyordum.

Balkonlara dair anılarımın bir kısmı da kendime ait ilk odamı çevreler. Evden ayrıldığım 15 yaşıma kadar 4 senemi, 15-22 yaşlarım arasında ise her yaz en az 1 ayımı geçirdiğim odam, etrafı sonradan pencerelerle kapatılmış bir balkondu. Veda törenlerinin provası mahiyetinde ilk çalışmalarım orada başlamıştı aslında. Hava kararınca başucumdaki masa lambasını yakıp, sıcak yaz gecelerinde perdemi ve penceremi açıp bence dünyanın en güzel manzaralarından biri eşliğinde yazar, yazardım. Hikayeler, anılar ve mektuplar kağıtlara aktarılırken üzerinde ışıl ışıl yansımalarla eski baraj gölü eşlikçim olurdu. O balkon-oda, o manzara en mahrem anılarımın, gönderilmemiş mektupların, sevdiğim şarkıların tamamını benimle birlikte tecrübe etmişti. Susan, anlayan bir dosttu benim için. Zamanla o baraj gölü bir ayna oldu, baktığımda beraberimde gezdirdiğim tüm hikayeleri bana anlatan... Eve her gidişimde, ilk merhaba dediğim noktalardan biriydi odam. Suya baktığımda unuttuklarımın hayaletleri el sallıyorlardı teker teker. Bir gün, aradan yıllar ve kıtalar ve hatta okyanuslar geçmişken, küçük kız büyüyüp bir kadın olduğunda, evine döndü. Manzarasına ve aynasına "merhaba" demek için perdeyi açtığında iç burkucu bir feryat döküldü. OLAMAZ!!

Geri dönmemek, kaçmaya müsait bütün yolları yok etmek için gemilerini kendi elleriyle ateşe vermiş bir kadının anılarıyla arasına dikilmiş bir duvara karşı kayıtsız kalacağını, asla aldırmayacağını düşünürsünüz. Oysa ki, işin aslı öyle değil. Gemilerini yakacak cesareti kendisinde bulduğu gibi, anılarıyla arasına duvar örme görevini de kendisine bırakmalıydılar. Hoyrat ve olabildiğine umursamaz bir tavırla, kendilerinden gayrı kimsenin yaşamına saygı duymayan kaba saba adamlar, bir kaç günde istiflemişti betonları, tuğlaları. Oysa ki danışabilirlerdi. Bir kez sorsalar yitirmişlik duygum bu kadar yakıcı olmayacaktı. İzin verecektim. Muhtemelen "örün gitsin" diyecektim. Hatta belki ben de katılacaktım bu çalışmaya. Şimdi ise sanki benden zorla almışlardı hatıralarımı. Geriye gözümü dayayayabileceğim bir kapı deliği bile bırakmamışlardı. Duygularımın orta yerine, şekilsiz, estetikten uzak, mavisi sahte bir blok dikmişlerdi, umarsızca. Halbuki mavi ne kadar da güzel bir renktir.

Bir uzvumu canlı canlı kesip atmışlar gibi...öyle acıdı ki! Sonra buna benzer başka bir anım olduğunu hatırladım.

İzmir'de, güneşin ve "merhaba"nın kentinde geçirdiğim son bir yıl hep aynı evin izleriyle doludur. Kaç gece sabahlara kadar kız-kıza muhabbetlerin dibine vurduğumuz, yeri geldiğinde gece yarılarına kadar cadde-sokak dolaşıp yine döndüğümüz, paylaştıkça çoğaldığımız yuvamız... Şehri temelli terk ettiğimi sandığım dönemlerde, valizimi toparlayıp tüm mekanlara veda ederken, en çok o evin balkonunda oturdum ben. Beyaz porselen fincanımda çay, kulağımda yine en sevdiğim şarkılarla balkonun baktığı 540 sokağa dalardım. Hatırlıyorum da, törenlerimin arasında en suskunu onlardı. Belki de ne söyleyeceğimi bilemediğim içindir...

1-2 sene sonra tekrar İzmir'i göresim geldiğinde, evime ve balkonuma merhaba demek istediğimde soğuk bir "Avukat" tabelası yaralamıştı gözlerimi. Neşeli kızların çılgın, güleryüzlü ve utangaç ilk gençliklerinin üzerine ne kadar ciddi bir hukuk bürosu kurulabilirdi ki?

Dünya değişiyor, sürekli devinim halinde. Bu değişimlerden en çok nasibini alan şey ise geçmişimiz. Anıt-mekanları, yani anıların bekleştiği sokakları, evleri ve balkonları bizden ayırıyorlar. Sanki görünmez bir el dünyayla ilgili arkamda bıraktığım her şeyi siliyor. Öyle ki, bir gün benden -yani anıların sahibinden- başka hiç kimse inanmayacak orada gerçekten bir ev, bir balkon ve bir hikaye olduğuna. Sormadan, hoyratça kesiyorlar geçmişimle bağlarımı. Elimden gelen bir şey yok, olmamalı da. Çünkü ben gemilerini yakmış bir kadınım.

Friday, August 24

Victorian Evler

Şüphesiz, Kaliforniya günlerimden geriye kalan en belirgin görsel anılarımın çoğu evlere aittir. Lakin öyle her eve değil, Victorian tarzı evlere...

Hansel ve Gretel'in hikayesini 2 yaşından beri bilen bir insanın zihninde ev imgesinin baskın olmasına şaşmamalı. Ormanın kuytularında iki küçük kardeşle birlikte kaybolduğumda, artık açlıkla karışık halisünasyonlar başladığında, görüp de pasta ve şekerlemeden oluşmuşa benzettiğim ev de muhtemelen bir Victorian House idi.

Monterey'deki evimin sokağına aşık olmamın nedeni de bu evlerdi. Seyredilmek için tasarlanmışlardı adeta. Bu evler, içlerinde sakladıkları kadınların, kendilerine ait öykülerini ve karakterlerini sergiledikleri bir sanat galerisi edasıyla sokak başlarını beklerlerdi. Gri ve yontulmamışçasına kenarlı köşeli yükselen İstanbul hayatımın aksine, Kaliforniya, sabah güneşinde pırıl pırıl parlayan ahşap kaplamalı, mavi veya beyaz, hadi olmadı yeşil evlerle süslenmişti. Bazen kaybolmaya çalışıp da korkudan kendime engel olduğum Balat'ın temizlenip süslenmiş haliydi. Balat'taki eskimiş yüzler ve eskimiş hikayeler Kaliforniya'da antitezlerini barındırdıklarının bilincinde midir acaba diye düşünür, sadece bakardım.

Gözün gördüğünün ötesine geçemediğiniz bir seyirdi bu. Evden başka bir şey düşündürtmeyen bir seyir. Adeta, açlıkla karışık pasta kokuları çeker gibi içinize. Ve dar, uzun pencerelerinden dışarıya süzülen hayaletlerin sandığınız kadar ürkütücü olmadıklarını fark ettiren bir seyir. Dar ve uzun demişken gotik bir seyirdi bu. Hele de bir kule varsa... Drakula'nın şatosu da bunlara benzer miydi diye düşündüren bir seyir...


Bütün ayrılışlar zordur.Kendinizi ait hissetmeseniz de, yabancı ve hatta "öteki" olsanız da zordur işte gidivermek. Oysa ki sonunu getirmek için olanca gücünüzle ve her daim çektiğiniz bir iptir orada kalışlarınız. Sonuna vardığınızda ise, sanki terk ediyor gibi kalakalırsınız. Bu yüzden "gitmek" içinde farklı derecelerde zorluklar barındırır. Hiç bir şey kalmasa bile havaya karışmış atomlarınızı arkanızda bırakırsınız. Teninizden bir kaç hücre bırakır gibi dokunduğunuz çalılarda... Komşularınızda gülüşlerinizi bırakırsınız, hiç tanımasanız da pazar sabahlarında merhaba demişken... gitmek...

Gitmek, en çok da, pastadan evleri bırakmaktı arkada. Rengarenk pastadan evler, sakladıkları hayaletler, eski ahşap kokusu ile parfümlenmiş, gözlerinizden yollanan meraklı ışınları emmiş olan evler... Onlar da kalır geride.

Evleri özledim. Bahçelerini... Kendilerine ait bir karaktere bürünen, korudukları insanlarla bütünleşen evlerdi onlar.

Labels: , , ,

Evrende Dev Boşluk Bulundu!!!

Akla gelmesi olası sorular

1- Evren nedir?
2- Boşluk nedir?
3- Boşluk nasıl bulundu?
4- Boşluğu kim buldu?
5- Boşluğun boşluk olduğunu nasıl anladılar?
6- Bu boşluğun bulunması ne anlama geliyordu?
7- Geldiği anlam modern fiziği değiştirebilir mi?

Ve olası cevaplar: http://www.milliyet.com.tr/2007/08/24/son/sondun04.asp

Ben Milliyet okuyucu yorumlarına bayılıyorum, ya siz?

Wednesday, August 22

Acele

Koşuyoruz bir yerlere hep acele
Taşınmalar hep acele, zevkler acele
Aceleye getirilen aşklar, iki arada bi derede
Yoruldukça daha bi acele, acele...

Tadilatın tam gaz devam ettiği bir yeni ev...
"Taşınacağım nasıl olsa" umarsızlığıyla 3 haftadır temizlenmeyen ve dahi toplanmayan bir eski ev...
Yarım koliler, dolu koliler...
Her şey her yerde...
Ne çok kitabımız varmış, 3 köyü gönendirir...
Ustalar... Ahmet Usta, Yusuf Usta, boya-macun-sıva...
Koçtaş'a laf saydırmalar...
IKEA'nın haftasonu kalabalığında gerçekten ihtiyacı olan bişeyleri almaya çalışan kişilerin, sırf gezme amacıyla gelmiş olan kişiler tarafından yıpratılması süreci...
Bir yandan yeni evin balkonunda ceviz ağacına nazır yapılacak kahvaltıların hayali...
Yeni evin hayali... yeniliklerin...
Günlerin özeti bu işte. Pazartesi günü eşya nakliye işlemini gerçekleştirmeyi umuyoruz, kuvvetle istiyoruz.

Mutfak dolabını hazır olarak Koçtaş'tan almıştık, o kadar prosedürel birşeyler çıkardılar ki önümüze, cayma hakkımızı kullanıp iade ettik. Eski mutfak dolaplarını biz kırdıracağız, yetmedi sıvasını da yapacağız, yetmedi tesisat borularını ayarlayacağız, yetmedi seramiğini de yaptıracağız ve efendiler gelip kuracaklar dolabı. O kadar uğraştıktan sonra ben kendim keser, kendim monte ederim gülüm, sağol dedim.

Bi de Koçtaş bazı ürünleri ciddi manada uygun fiyata satarken, diğer başka ürünlerde çaktırmadan acı kazıklıyor. Çok dikkatli alışveriş yapmak lazım. Mümkünse bir mal için 3-4 farklı yerden fiyat alın ve ondan sonra kararınızı verin. 50YTLlik malzemeye 100 YTL vermeyin. Para kolay kazanılmıyor çünküm.

Ayrıca Koçtaş'ta reyon görevlileri çok ilgisiz, döver gibi yardımcı oluyorlar. Sağolun be!!! Bişiy sorunca önce dudak büküp böyle havalara girip o öyle değil böyle falan diye cevap veriyolar. Çok komik, bilsem herhalde size sormazdım diyemiyorsunuz tabii. Ama bi dahaki sefere diycem:) Bir sürü işsiz insan varken oradaki bazı çalışanlar maaşlarını hak etmek için ne yapıyorlar anlamak güç doğrusu.

Friday, August 17

Konar Göçerler

Yerleşik hayata geçeli 900 yıldan fazla oldu belki. Yine de gen kırıntıları kalmış olmalı ki benim göçebeliğim daimi:)

Yine taşınıyorum, haftasonu evi boyatmaya başlayacağız. Renkler belirlendi, usta hazır. Sanırım yeni evin mutfağı da değişecek. Oldukça harap durumda çünkü. Önerebileceğiniz uygun fiyatlı bir mutfakçı varsa lütfen yazın.

Primanova'nın çok güzel banyo takımları var. Koçtaş ve Pratiker'de bulabiliyorsunuz. İlgilenirseniz websitesini bi kontrol edin. Fiyatlar pek ucuz değil ama çok şıklar öyle değil mi? Ben en çok bunları sevdim.


Taşınma yine benim en yoğun zamanıma denk geldi, işler yoğun. Haftaya sanırım mesai yapmam gerekecek. Desteğinizi bekliyorum arkadaşlar:)

Bu aralar kafamı toplayıp yazamam muhtemelen, uzun bir ara geliyor:) Kendinize çok iyi bakın.

Wednesday, August 15

Hoşgeldin Nilüfer:)

Nilüfer bebiş dünyaya gözlerini açmış bugün:) Çok mutlu oldum. Görmek için sabırsızlanıyorum onu...

Tuesday, August 14

Yeni gün

Siyasetten vs uzak durulan bir sayfa burası, biliyorsunuz. O yüzden içimden geçenleri italikleyemiyorum bile. Neyse... italik italik italik, anladınız siz onu :)

Gece oldu, sabah oldu, iyi ki uykusuzluk sorunum yok. Bununla birlikte durgunum epeyce, yazacaklarım birikti klavyede. Yazmaya cesaretim yok.

Çok kötü, çok katkı maddeli ve de çok lezzetli bir adet Eti Brownie yedim demin, yalanıyorum:)

Bi de Kaz Dağları hakkında sorulan bir kaç soruyu cevaplamak istiyorum:

1- Yapmadan dönmeyin:
1.1 Kaz Dağı Milli parkında gezmeden
1.2 Assos'a gitmeden
1.3 Zeytinyağı almadan
1.4 Yeşilyurt (Çetmi) ve Adatepe köylerini görmeden
dönmeyin.

2-Nerede yemeli?
2.1 Yeşilyurt (Çetmi) Köyü'ndeki Yazgara
2.2 Zeytinli (Güre civarında) Köyündeki Saklıbahçe
2.3 Manici Kasrı

3- Nerede denize girmeli? (Soğuk denizi sevmeyenler hiçbir yerde)
3.1 Kadırga koyu - deniz derin ve soğuk ama temiz ve güzel
3.2 Altınoluk çok kalabalık, Küçükkuyu ve Küçükkuyu-Assos yolu üzerindeki plajlar güzel

4-Nerede kalınır?
4.1 Paraya kıyarsanız Yeşilyurt Köyü'ndeki Çetmi Han mükemmel bir yer
4.2 Adatepe, Yeşilyurt köylerindeki diğer butik oteller
4.3 Ekonomik olsun derseniz Motel pansiyonlara aşağıdaki linklerden ulaşıp apart daire veya motelde konaklayabilirsiniz.
4.3.1 www.altinoluk.gen.tr
4.3.2 www.kucukkuyu.gen.tr
4.3.3 http://www.assos.org/gezi/gezi.konaklama.htm

Monday, August 13

Shy

Let the pain go away...

Friday, August 10

Ekşisözlük Yengeç bayanlarını anlatıyor:)

İnsan kendini anlatmaya çalışan şeyleri okurken gülmekten ölüyor, ya da kaskatı kalıyor. Kendimizle tanışmak ilginç bir deneyim. Belki de en son yapılan bir şey bu, işte o yüzden benim adımı kendi izini süren deli. Bugün ekşisözlükten yengeç burcu kadını başlığına denk geldim. Okumak isterseniz kırmızı yazıya tıklayıp ilgili bağlantıya gidebilirsiniz. Katıla katıla güldüm okurken. Burçlar kişiliğimizin çok ufak bir parçasını oluşturuyor. Ama parçanın ufak olması az kritik olması anlamına gelmiyor. Hakikaten ortak paydalar çıktı, hadi bakalım, yükselenimiz kova, ona güveniyoruz zaten. Yoksa başlar ufaktan Timur Selçuk - Beni Kör Kuyularda... işte bu kadar da melankolik olunabiliyooooooo.....

Neyse, bunlar ciddi mi ya?

kendi du$uncelerinin icinde bogulup nefessiz kalabilen melankolik kadindir. kendine gelebilmek icin yalniz kalmak ister, yalniz kaldiginda da daha cok bogar kendini. yarattigi du$uncelerinden kafasini alabilmek icin hep kendisine dogru uzanan bir ele ihtiyac duyar. aklini kaybetmi$cesine sevebilir veya hic tani$mami$ gibi kifayetsiz kalabilir, ortasinda olamaz hic. tek yetenegi, renkli hayalleridir, hic bitmeyen.

Yalnız şunu eklemeden edemeyeceğim, fil hafızası konusunda çok haklılar. Fotoğraf kareleri halinde tutup saklar mı insan son 25 yılını ki bu da zaten yaşa tekabül ediyor. Evde soruluyor mesela bana,
-"5 nolu dalga motorunu hiç gördün mü"
- "Ya evet 1 yıl 5 ay 13 gün önce (burası abartı tabii), muhtemelen salı günüydü, sen onu kütüphanenin arkasındaki kutuda duran bilmemne dosyasının altına yükselti olarak koymuştun. Hatta o gün O. aramıştı da bilmemne olmuştu, ben de tavuk pişiriyodum mutfakta"
gibi bir sürü çer-çöp gerekli gereksiz ne varsa hepsini hatırlıyorum.

İyi mi kötü mü bilemiyorum.

Müzik ruhun neyidir?

Bazen Sibel Sezal bağlantısından bloğuma geliyorlar. Gelmişken parçasını da dinlemek isteyenler olabilir. Bu durumda BU SAYFANIN sağ tarafında yer alan MUSİKİ bölümünü kullanabilirsiniz. Sibel Sezal - Gece Ay Şahit listede şimdilik. Başka şarkılarını da dinlemek isterseniz e-posta yollayın, eklerim. Bir zaman "Sen Varsın Orda" geri planda müzik olarak kullanılıyordu tarafımdan. Sonra bağlantı kurduğum sunucu ölmüş. Onu da mı eklesem ki?

Arşivcilik var serde...

İyi dinlemeler, gününüz neşe içinde geçsin:)

Thursday, August 9

Gezi son bölüm - Bursa

Artık Altınoluk-Küçükkuyu civarından ayrılma vakti geldi. Yine bir sabah erkenden, erken derken güneşle birlikte kalktık. Bir gece önceden hazırlanan çantaları arabaya taşıdık. Sularımızı doldurduk. Benim hazırladığım -eşimin pek beğenmediği- Cdyi dinleyerekten yollara düştük. (Ben müzikten keyif aldım, kim ne derse desin) Arada sırada sahillerde durup taş sektirdik, taş topladık. Ve bu yolculuğunun adı Balıkesir-Bursa üzerinden İstanbul'a dönüş olarak belirlendi.

Edremit-Balıkesir yolu hayatımda gördüğüm en yeşil ve en güzel yoldu. Henüz Karadeniz'i görmedim o yüzden rahat rahat konuşabilirim. Vatanım dedim, sen ne güzelsin. Gelibolu'nda bıraktıklarımızı tekrar tekrar saygıyla andık. Bu kadar güzel bir memleketi savundukları, bizim için 20li yaşlarında hayata gözlerini yumdukları için onları ne kadar ansak, ne kadar adlarını yaşatmaya çalışsak yine az, yine az...

Balıkesir'e varana kadar iki tarafımız yemyeşil ormanlar, tepeler, şirin köyler... böylece seyahat ettik. Yol tek şerit geliş, tek şerit gidiş olduğu için çok hızlı gidilemiyor. Özellikle önünüze kamyon denk düşerse uzun uzun konvoylar halinde tığış tıpış ilerliyorsunuz. Ama yavaş gitmenin keyfi burada başlıyor, her yer o kadar güzel ki doya doya seyretmek için biraz yavaş gitmekte fayda var.

Balıkesir şehir merkezini geride bırakıp Bursa yoluna giriyoruz. Karnımız acıkmaya başladı. Hedefimiz Yörsan'ın Susurluk'taki tesisleri. Burada ayran içip tost yiyoruz. Bu esnada bizim tozdan grileşmiş olan küheylana sevgi ve şefkat gösteriliyor. Tekrar arabaya döndüğümüzde küheylanın eski rengine kavuşmuş mutlu mutlu bizi beklediğini görüyoruz.

Ve artık Bursa'ya yaklaşık 100 km kaldı. Manyas Kuş Cenneti'ni teğet geçiyoruz. Dere tepe düz gidiyoruz. derken Uluabat gölünü de geçiyoruz. Göl epey çekilmiş olsa da oldukça güzel. Manzara burada şahane. Işık müsait olsa durup fotoğraf çekeceğiz, ne var ki ışık oldukça sert. Durmuyor, devam ediyoruz.

Bursa'ya girişimiz benim "Bak mutlaka kestane şekeri alacağız, tamam mı" ezgilerimle bütünleşiyor. Bir yandan da işin komik tarafı şehir merkezini bulmalıyız ki harita veya benzeri bir bröşür alıp şehri gezebilelim. İkimiz de çok önceleri gelmişiz Bursa'ya, ama hep başkaları gezdirmiş, bilmiyoruz ne nerede. Malesef otoyoldaki tabelalar yine pek yönlendirici değil. Belli bir yere kadar "şehir merkezi" işaretiini takip ediyoruz, sonra kayboluyor yazılar. Neredeyiz biz... Derken eşim yolu hatırlar gibi oluyor, ve evet Muradiye'ye gelmişiz bile, bir şekilde. Fatih Sultan Mehmet'in babası, padişah II. Murat'ın ve bir çok şehzade ile padişah hanımlarının kabirlerinin olduğu bir avluya giriyoruz. Çok bakımlı ve buram buram tarih kokan bir yer burası.

2. Murat Han'ın bulunduğu mekan çok sade kare biçiminde taş bir oda. Bu binanın öne çıkan özelliği girişindeki ahşap saçak imiş. Gerçekten de etkileyici.


Görevli amca bize şehzade odalarını da açtı. Bunlardan birisi Cem Sultan'ın da bulunduğu bir odaydı. Gördüğümüz bütün türbeler içinde en ihtişamlı duvar-kubbe düzenlemesine sahip olan oda burasıydı. Adeta iade-i itibar eder gibi. Cem Sultan'ın hikayesi beni hep çok üzmüştür. İktidar mücadelesi tarihin her çağında bir şekilde insanlara zarar vermiş.Ne yazık ki zarar vermeye devam edecek gibi gözüküyor.

Muradiye'den ayrıldıktan sonra Osman Gazi ve Orhan Gazi'nin mezarlarının bulunduğu yere gidiyoruz. Haftasonu olması nedeniyle kalabalık. Fotoğraf çekemedim. Ulu cami-Heykel yönüne doğru yürürken onlarca cumbalı evle karşılaştık.

Bursa bu yönüyle bana İstanbul'dan daha iyi korunmuş gibi geliyor. Şehre yukarıdan baktığımızda belli bir kaç yer dışında çok yüksek bina görmüyoruz.

Yürüyerek Kapalı Çarşı'yı buluyoruz. İstanbul'daki Kapalı Çarşı'nın minyatürü burası. Kapalı Çarşı'nın içinden merdivenlerden çıkıyoruz, bir avluda buluyoruz kendimizi. Avludan dışarı açılan bir kapı ve işte Ulucami...

Ulu Cami'yi dışarıdan görüp yola devam ediyoruz. Karnımız acıktı, İskenderoğlu İskendercisine gidip yemek yemeye kadar veriyoruz. İskender Efendi 1850li yıllarda kuzu çevirmeyi yere yatay olacak şekilde değil dikey bir eksen etrafında dönecek şekilde değiştirmiş. Bunu etin kemikten ve sinirden temizlenip eksene takılması izlemiş. Böylelikle bildiğimiz İskender kebap keşfediliyor. Marka adı da İskenderoğlu ailesine ait. Diğer lokantalarda bu yemeğin yoğurtlu kebap olarak sunulması gerekiyor aslında, çünkü İskenderoğlu ailesi bütün patent ve marka haklarını satın almış.

Bu lokantada sunulan İskender'in en önemli özelliği dağlarda özel olarak yetiştirilen kuzuların etiden yapılmış olmasıymış. Doğrudur, çünkü helva gibi yumuşak ve güzel bir etti. İskender kebabını ağır bulan benim için bile yemesi kolay oldu. Yalnız şunu söylemeli, gerçekten fiyat pahalı. Bence gereksiz pahalı. Belki de mekanın otantik olması falan filan diyerek şişirmiş olabilirler. 1 porsiyon 14 YTL :)

Yemeğimizi yedikten sonra Yeşil Türbe'ye doğru yola çıkıyoruz. Yeşil Türbe Heykel'e çok yakın. Zaten bu civardaki bütün görülmesi gereken eserler aynı hat üzerinde sıralanmış. Gezmesi çok kolay oluyor.

Yeşil Türbe, dışı turkuaz çiniyle kaplı olduğu için bu isimle anılır olmuş, burası Çelebi Mehmet'in türbesi. Türbede onarım çalışmaları devam ettiği için içeri giremiyoruz. Türk İslam Eserleri müzesinde vakit geçiriyoruz biraz.


Müzden çıktıktan sonra üzerimizden tarihin tozunu silkeleyip bir de su içiyoruz ve meydandaki güzel binaları fotoğraflayıp arabamıza dönmek üzere taksiye biniyoruz. Evet o kadar çok yürümüştük ki arabayı bıraktığımız yere dönecek gücümüz kalmamıştı:)

Daha sonra da kestane şekeri alıp İstanbul yoluna düştük. Bursa'da hava çok çok sıcaktı, gölgede 35 desem :) Bu yüzden gezmek bi noktadan sonra eziyete dönüştü. Biz de o noktadan geri döndük. Yalova-Pendik üzerinden devam eden yolculukta kendimizi evimizde bulduk sonunda. Küheylan da 100000i gördü eve 1 km kala:)


Nice başka yolculukları ve diyarları paylaşmak umuduyla...

Wednesday, August 8

Gezi - 5. bölüm (Zeytinyağı - Olive Oil of Ida)

Tatilimizin Küçükkuyu'daki son günü, Altınoluk'ta soğuk denize girmeye çalışarak, güneşlenerek ve zeytinyağı alışverişinde en iyi adresi arayarak geçti.

Edremit Körfezi'nde deniz soğuk, bu yüzden hiç de keyifli değil. Şunu anladım ki Aliağa'dan kuzeyde denize girmek bana göre değil. Plajlar ise çakıllı genelde, kum plajların kumu kalın oluyor. Güneşlenmek için kalın havlu veya mümkünse hasır kullanmanızı tavsiye ederim bu bölgede. Su gerçekten çok temiz, balık da var. İsterseniz balık da tutabilirsiniz akşam üstü. Öğleden sonra 5e kadar deniz güzel, sabahtan oldukça durgun oluyor. 5ten sonra ise dalgalanma başlıyor. Akşam olunca denizden oldukça serin bir rüzgarla birlikte iri dalgalar kopup sahilde patlamaya başlıyor.

Zeytinyağı alışverişimizde Midas'ın mağaza düzeninden etkilenerek bi parti malı :) oradan aldık.

Raflara özenle dizilmiş altın sıvı:)

Midas Edremitli bir aileye ait. Kendi fabrikalarında üretip kendi mağazalarında sattıkları için civardaki en uygun fiyatı burada bulabilirsiniz. Kalite olarak da bizzat tadarak satın aldığım için oldukça leziz bir yağ olduğunu söyleyebilirim. Midas'ın güzelliği şu ki, 4 tane 5ltlik teneke yağı sipariş ederseniz kargo masrafı ödemeden teneke başına 35 YTL gibi uygun bir fiyatla bulunduğunuz şehre göndertebiliyorsunuz. 4 aile birleşip sipariş verilebilir. Marketlerdeki ne kadarının zeytinyağı olduğu tartışmalı olan 1ltlik şişelere 8-9 YTL verirken bir daha düşünün bence.

Diğer bir grup malı da Küçükkuyu'daki Tariş Satış Ofisi'nden aldık. Burada daha önce hiç görmediğimiz zeytinyağı çeşitleriyle de tanıştık. Mesela aşağıdaki 500 mllik şişelerde yer alan yağın fiyatı 60 YTL. Kozmetik amaçlı da kullanılıyor, saçlara ve cilde çok iyi geliyormuş. Ne kadar pahalı değil mi???

Bunlar serginin en gözde parçalarıydı. Diğer tarafta ise "İlk Hasat" olarak adlandırılan erken toplanmış yeşil zeytinlerden elde edilen ilk yağlar bulunuyordu. Bu yağlar da asitlik oranında göre ikiye ayrılmışlar. Soğuk presleme tekniği ile elde ediliyorlarmış. Bu ilk el tabir edilen yağların bir çeşidi süzülmeden şişeleniyor, diğeri ise süzülüyormuş. Süzülmeyenin dibinde hafif bir tortu oluyor ve bu da yağın daha yoğun zeytin aroması içermesini sağlıyormuş. Bu yağlar iç pazarda satılmıyor, genelde İtalya ve Fransa'ya ihraç ediliyormuş.

Ve bir de organik zeytinyağları vardı. Hemen 500 ml aldım, organik çünkü:)

Şu da var ki, sırf şişeleri için bile alabilirdim ben bunları. İçindeki sıvının niteliği hiç önemli değildi :) Ayrıca bir de 2 ltlik yeşil teneke diye tabir edilen, özel üretim 0,5 asitliğe sahip yağdan aldık. Gerçekten çok merak ediyorum tadını. Biliyor musunuz ben bütün yemekleri -kızartma hariç- zeytinyağı ile yaparım. Ve artık bir şekilde yağımız bittikçe Tariş'tan kargo ile alacağız galiba.

Tariş'te aromalı zeytinyağları, zeytinyağı sabunları, zeytin ve güneşte kurutulmuş organik domates, güneşte kurutulmuş deniz tuzu da bulmanız mümkün. Eğer siz de bir Akdeniz mutfağı aşığıysanız, Küçükkuyu'dan geçerken mutlaka Tariş'e uğrayın. Küçükkuyu'da sahile paralel olan ilk sokağı limanın ters yönünde dümdüz takip ettiğinizde sağınızda görebilirsiniz satış ofisini.

Bu da Küçükkuyu'dan pencere fotoğrafı işte, öylesine.

Gezi - 4. bölüm (Kaz Dağı safari)

O sabah erken uyanmak için pek bi nedenimiz yoktu,biz de biraz daha uyuyup 8de kalktık. Önce pansiyonda kahvaltımızı yaptık, sonra Altınoluk'tan kameraya mini DV aldık, sonra da Avcılar köyünün girişindeki Jeep Safari araçlarına ulaştık.

Rehberimiz Necati amca 57 yaşında ve yörenin yerlisi. Bize güzel birer çay ısmarladı ve belki bir kaç kişi daha dahil olur bize diye beklemeye başladık. Bekledik çünkü Jeep ile dağı turlamak 180 YTL. Eğer grup kalabalıksa - mesela 7 kişi ise kişi başı daha uygun oluyor haliyle. Beklerken geziyi 2 kişi yapmanın daha zevkli olacağını düşündük. Böylece durmak istediğimiz her yerde durabilir ve her yerde istediğimiz kadar kalabilirdik. Ve daha fazla beklemeden hadi dedik, Necati abi, götür bizi dağlara.

Jeep Safari, Kaz Dağı Milli parkının Altınoluk tarafında kalan bölümünü gezmek için ideal. Kaz Dağı milli parkının 2 ana girişi var, birisi Altınoluk'a bağlı Avcılar Köyünü geçtikten sonra oldukça tepede, diğer giriş ise Güre civarında, Mehmetalan köyünü geçtikten sonra sizi bekliyor.
Mehmetalan köyü tarafındaki girişten kendi aracınızla girip gezmeniz mümkün, çünkü yol asfalt ve düzgün. Bu girişten girerken maksimum 2 araç başına bir rehber almak zorundasınız çünkü dağda rehbersiz gezmek yasak. Rehber almak çok da faydalı çünkü rehberler yerel halktan ve dağları çok iyi biliyorlar. Çok güzel anlatıları var. Rehber ücreti 40 YTL, milli parka giriş de araç başına 20 YTL. Yaya girip yürüyüş yapmak isterseniz kişi başı 4 YTL vermeniz gerekiyor.


Diğer giriş ise, yani bizim Jeep Safari münasebetiyle kullandığımız giriş, işte buradan özel aracınız arazi aracı değil ise girmek pek akıl karı değil. Çünkü çok bozuk, toprak ve de çoğu zaman taşlı-kayalı takır tukur ötesi bir yol burası. Üstelik dar ve keskin virajlı, dolambaçlı hem de. Tabela da pek olmadığından, rehbersiz kaybolmaya uygun. Necati amca, bu yolun zamanında ormandan yaşlı ağaçları kesen ve tomruk olarak taşıyan araç-kamyonlar için yapıldığını ve hatta kendisinin de bu yol yapım faaliyetine iştirak ettiğini anlatıyor. Yoksa diyor, kim gelecek de bu dağlara yol yapacak. Gerçekten de dağlar.... 1700 metreye kadar çıkacağız bugün.

Yola koyuluyoruz. Avcılar köyünü de geride bıraktıktan sonra bozuk yol başlıyor. Eşimle ben jipin arkasındayız, hoplaya zıplaya tırmanışa geçiyoruz aracın terkisinde:) Necati amca çok iyi araç kullanıyor, zaten ilerleyen saatlerde kendisinin uzun yıllar boyunca kamyonculuk yaptığını öğreniyoruz.


Burası da Milli Park'ın girişi. Girişi hemen arkasındaki yer, daha doğrusu üstteki fotoğrafı çeken kişinin (ben) durduğu yer muhteşem bir manzaraya sahip. Yüksek bir uçurumdan Altınoluk, körfez ve ormanlar kuşbakışı görülüyor. Havada misss gibi bir çam kokusu var, içimize çeke çeke unutulmaz kokular deposuna hapsetmeye çalışıyoruz bu kokuyu. Parkın sınırlarına girdikte sonra 17 kmlik bir tırmanış bizi bekliyor. İki yanda kızılçam - yavaş yavaş akçama dönen ormanlar... ilk defa gördüğümüz değişik sarmaşıklar var. Hava çok temiz, ciğerlerimiz şenlik havasına bürünüyor. Çam kokusu ile sarhoş olabilirim, o kadar güzel ki. Adeta tenimin gitgide berraklaştığını, oksijenle temizlendiğini hissediyorum. Serin bir rüzgar ağaçların arasından çıkıp çıkıp saçlarımı uçuşturuyor. Üşüyüp sweat-shirtlerimizi giyiyoruz. Tırmanırken Necati amca, Bergüzar Korel'e jip kullanmayı kendisinin öğrettiğini söylüyor. Rahmetli Tanju Korel ile burada dizi çekiyorlardı, Zeytin Dalı... diyor. Bergüzar'a ben öğrettim araba kullanmayı...

1300 metre civarında yangın gözetleme kulübesi var. Bu keçi, çocuğu ve eşiyle birlikte kulübenin ahırında yaşıyor. Keçi ailesinin bütün üyeleri karbeyazı. Lekesiz bir beyazlık... Sanki İda'nın mitolojik hayvanları gibiler... Kulübenin çatısına çıktığımızda, hem yoğun oksijenden hem de manzaranın bükemmelliğinden gözlerimiz yaşarıyor. Burada yaşayanlar ne kadar şanslı...

Sevinçten mi delilikten mi, ben de böyle zıplıyorum işte:)

Yola devam, bir sonraki durak Padişah Pınarı mevkii. Burada bol zeytinyağlı soğan-domates salatası eşliğinde çok güzel alabalıklar yiyoruz. Alabalıklar gözümüzün önünde tutuldu, tazeliğinden o kadar eminiz yani. Bu mevkide hava gerçekten serin, keşke diyorum polar mont alsaymışım yanıma. Sonra sırt çantasındaki hırkayı hatırlatıyor eşim, hemen çıkarıp giyiyorum. Dizlerimin titremesine nasıl mani olacağım peki:)


Karnımızı doyurup,güzel çaylar içtikten sonra padişah pınarını geride bırakarak Dereçatı meviine doğru yol alıyoruz. Dereçatı, yaklaşık 50 metrelik bir rampayı yürüyerek inmeniz gereken bir yerde. Buraya inerken mutlaka mayonuzu ve havlunuzu alın çünkü içilebilir su niteliğinde suya sahip gölcükler var. Su soğuk olmasına soğuk tabii. Necati abi, her sene Antalya Akdeniz Ünv.de görevli hekimlerin buraya geldiklerini, yüzdüklerini ve bu aktiviteyi "anjiyo oluyoruz burada" sözleriyle ifade ettiklerini söylüyor. Kuş sesleri, şelaleden dökülen suyun çağıltısı, mis gibi kokular eşliğinde kayalardan inip ana gölete yanaşıyoruz. İlk önce ayakkabıları çıkarıp kalite kontrol yapıyoruz, suya değil ayaklara:) Acaba dayanabilirler mi diye. Bu su, 2 gün önce "Burada yüzemem" dediğim pınardan daha ılık. Yani yine soğuk ama daha az soğuk. Soyunmak için kabin de mevcut. Mayolarımızı giyip yavaş yavaş suya giriyoruz. Hafif hafif üşüyerek bu iş olmaz diyip, en sonunda balıklama dalıyoruz. Başım dışında sudayım, başımı sokamıyorum ilginç bir şekilde üşüyorum çünkü başımı daldırdığımda. Su o kadar temiz ki içini net olarak görebiliyorsunuz. Balıklar geçiyor ayaklarımızın altından. Yarım saat kadar ıslandıktan sonra çıkıp fotoğraf çekiyoruz. Mekan çok güzel, insan saatlerce kalıp hiç bıkmaz buradan.

Buradan sıkılmak mümkün değil, ancak akşam olmasına az bir süre kaldı. O nedenle ister istemez aracımıza dönüyoruz. Bir sonraki durağımız Şahinderesi Kanyonu. Şahinderesi Kanyonu Kaz Dağının bol oksijenli havasını Altınoluk'a taşıyan bir baca adeta. Sahilden içeriye doğru uzunluğu 17 km, derinliği 600 m. olan bu kanyonun en geniş yeri de 2 km açıklığında. Kanyonu yukarıdan inmek oldukça tehlikeliymiş, rehberimiz geçtiğimiz sene bir kaç ölümün yaşandığını söylüyor. Kayalara oturup kanyonun azametini, oksijeni, kuşları ve dinginliği seyre dalıyoruz.



Ve tekrar başlangıç noktamıza yöneliyoruz, yolda Ağlayan Çam'ı da görüyoruz. Ağlayan Çam sürekli dibi nemli olmasından halk arasında bu isimle anılır olmuş. Necati amca, "Bir su kaynağının üstündedir, kim bilir?" diyor.

Akşam 7de ilk başladığımız noktadayız tekrar. Aynı noktadayız ama aynı bedenlere sahip değiliz artık. Hücrelerimizdeki bütün kirleri yukarda dağda, göletlerde bırakıp yepyeni birer bedenle dönüyoruz kente.

Ve acıkmışız, akşam yemeğini ne yapsak diye düşünürken Yeşilyurt (Çetmi) Köyü geliyor aklımıza, hadi gidip keşif yapalım.

Yeşilyurt köyü harika bir yer, eski Rum evleri var, taştan. Mübadele sırasında boşaltılan evlere daha sonra Türkmenler yerleşmiş. Zamanla yıkık dökük olan diğer binalar da İstanbul'dan kaçan işletmeciler tarafından restore edilerek butik otel veya restoran haline getirilmiş. Fotoğraf çekerek ilerlerken Yazgara isimli bir restorana rastlıyoruz. Menüsü dışarda, gözlemeler, zeytinyağlılar, dağ otları, mantı yazıyor. Hadi burada yemek yiyelim.



Mantı sipariş veriyor ve oturduğumuz terası inceliyoruz. Bir yanda baharatlardan yapılmış özgün kolye ve küpeler var. Duvarlarda suluboye resimler... Bir şömine var, bakır bir tepsi... iki adet koltuk. Hem sade, hem de masalsı. Hayallerimdeki terası hayata geçirmişler diyorum eşime. İşte burası, benim hayallerimdeki küçük ve huzurlu teras. Yalnız, duvarların rengini sevmiyorum kahverengi duvarlar. Bir restoran için mantıklı çünkü hızı tetikler kahverengi. Ama benim terasım beyaz olmalı, kırık bir beyaz...

Mantı geldi, sunumu o kadar şık ki. Sonra da çaylar... Çift olduğumuz için ikimizin çayını aynı tabağa koymuşlar:) Taze çiçeklerle süslüydü gelen her tabak.

Fiyatlar da çok makuldü. Mutlaka uğrayın derim.

Gezi yazıları devam edecek.

Labels: , , ,

Bomboş sokakta duydum ayak seslerini
Döndüğümde arkama
Yoktun...
Farkedilmez bir yalnızlık gülümsedi geceden
Ayrılığını içimde unuttum

Tuesday, August 7

Gezi - 3. bölüm (Assos)

Hazır zaman bulmuşken gezi yazısına devam edebilirim. Bu arada, güzel bir haber aldım, terfi ettiğimi öğrendim. Yaklaşık 6 aydır kafamı kurcalayan bir sorundan kurtuldum böylece. Ve bir önceki postta istediğim zama da kavuştum, çok şükür. Artık gönül rahatlığıyla Nikon D70 veya muadili bir makine alabilirim ve hatta ne alaka ama anne olabilirim:)

Güzellikler paylaştıkça artar, hepimizin ortak düşüncesi bu. Paylaşılan şeylerin her daim güzel olması ve hep güzel kalmasıdır esas olan. Şimdi yine güzellik paylaşmaya devam edelim...

Küçükkuyu'da uyandığımız bir sabah, erkenden Assos dedik, Assos'a gidelim hadi... Ve güneş henüz yeni doğuyordu. Çayımızı termosa aktardık ve ben çok güzel sandviçler hazırladım kahvaltı için.

Yola koyulduk, benim yüzümden Ayvacık üzerinden gidilen 45 kmlik yolu kullanmak zorunda kaldık ama aslında Küçükkuyu'dan Assos'a gitmek için çok uygun, 25 kmlik bir başka yol var. Orada ko-pilot şaşırdı ve ayrımı kaçırdık. Tehlikeli dağ yolundan gitmek zorunda kaldık:) Bununla birlikte, yol o kadar güzeldi ki hayıflanmalarımız gereksiz kaldı.

Gittiğimiz yol üzerinde Behramkale solda kalıyor, Behramkale'yi geçtikten hemen sonra 2 kmlik bir yolla Assos antik limana iniyorsunuz. Bu yolun ilk 1,2 kmsi asfalt kalan kısım ise oldukça taşlı takır tukur bir yol. İnişte sağınızda derin bir uçurum sizinle birlikte geliyor, itiraf etmeliyim ki ben korktum. Sert virajları olan bu yolda çok dikkatli araba sürmeniz gerekiyor, her an denize düşülebilir:)

Assos küçücük bir sahil köyü. Yerleşim birimi olarak adlandırılamaz bence, çünkü ev yok. Bütün binalar pansiyon veya butik otel. Mimarisi harika, benim aşık olduğum nokta da tam olarak bu işte:) Taş evler, taş sokaklar, gün doğumunda ayrı bir neşe barındıran turuncu çiçekli sarmaşıklar, kediler... Rüya olmalı diyorum. Çok sakin bir sabah yaşanıyor, bütün hareketler adeta ağır çekim.Müthiş bir dinginlik kaplıyor içimizi ve limanın oradaki kayalıklara kuruluyoruz kahvaltı yapma arzusuyla. Sanviçle çayı hüpletirken güneş bize el sallıyordu denizin arkasından.


Klimalarını ahşap detaylarla saklamış olan bu otelin görselliğe verdiği önem çok etkiledi beni. Bu bir saygı ifadesidir bence, insanlara duyulan saygının ifadesi... Assos'ta adeta bütün binalar birbirine saygılı, hiç biri diğerinin manzarasını engellemek istemez gibi inşa edilmiş.



Deniz o kadar temizdi ki içinde yüzen çeşit çeşit balığı görebiliyorduk. Sürülerce balık, hem de iç limada yüzüyor, yüzüyordu. Hayatımda hiç bu kadar çok balığı aynı anda suda yüzerken görmemiş olduğumdan tuhaf ve çocuksu bir sevinçle ellerimi çırpıyordum. Sonra polarize filtreyi neden yanıma almadığıma söylenerek 1-2 fotoğraf daha çektim. Balıklar çok hızlı idi makinama kıyasla.

Kahvaltımız bittikten sonra bu şirin köyün sokaklarında dolaşmaya başladık. Zaten o kadar küçük ki 30 dk içerisinde bütün evleri fotoğraflamış olarak başlangıç noktanıza dönüyorsunuz. Çok sakin, huzurlu, denizi soğuk olan bu memleketi ben çok beğendim. Dolaşırken peşimize iri ve siyah bir köpek takıldı. Sahibi gibi mi kokuyorduk acaba? Git desen gitmez gel desen gelmez bu köpek bizi çok sinirlendirdi. Derken kendi kendine, hem de ansızın uzaklaşıp gitti.



Assos Liman'dan ayrılıp köye Behramkale'ye çevirdik yönümüzü. Yol üzerinde antik tiyatroyu görünce hemen çektik kenara. İnsanın aklını alabilecek kadar güzel bir deniz manzarasını yüzyıllardır yaklaşık 300 m. yükseklikten seyreden bu tiyatronun taşları mı şanslı yoksa biz mi? Ya da acaba eskiden insanlar bu tiyatroda izlerken dövüşleri veya piyesleri, acaba en çok nereye dalıyordu gözleri? Denize mi yoksa insanoğlunun marifetine mi? Antik tiyatroya giriş bedava, ne soran var kapısında ne duran. Öylece kaderini bekliyor taşlar.



Yarım saat kadar antik tiyatroyu fotoğraflayıp türlü yaramazlıklar yaptıktan sonra nihayet Behramkale'ye gidebildik. Behramkale (diğer adıyla Assos) eski bir köy. Hatta tarihinin MÖ2000 yıllarına kadar dayandığı rivayet ediliyor. Bizim gördüğümüz binalar ise en fazla 150 yaşında olabilirdi. Assos ile ilgili detaylı bilgiyi bu siteden bulabilirsiniz.

Behram köyünün sokakları da yine taş, Athena tapınağının bulunduğu tepeye doğru yürüyüşe geçiyoruz. Köy bir tepe üzerinde kurulu olduğu için sokaklar sarmal şeklinde yükseliyor. Egeli köylü teyzelerin o bayıldığım şiveleriyle konuşmalarını dinliyorum. Beyaz örtülü ve çok yaşlı bir teyze kapısının önüne oturmuş oya yapıyor. Yürüdükçe sessizliğe teslim olup huzura dalıyoruz. Burnumuzdan ciğerlerimize oksijen, kulağımızdan ruhumuza envai çeşit aromatik sesler doluyor. Tepeye kadar fotoğraf çekerek ilerliyoruz.




Tepeye çıktık, orada ovayı seyrettik uzun uzun... Tarih boyunca o tepeden ovayı izlemiş olan insanları düşündüm, gelip geçmişlerdi. Herşey gelip geçici diye düşündüm içimden, kalıcı olan güzellikleri düşünüp daha bir sıkı sarıldım. Sonra toparlanıp indik tepeden. Arabaya atlayıp bu sefer de kısa olan yoldan Küçükkuyu'ya döndük. Dönerken yoldan Bulgar göçmeni bir amcayı aldık arabamıza, sahile kamp yeri ve aile çay bahçesi tarzı bir yer açacakmış onun tabelasını yaptırmaya gidiyordu. Sıkış tıkış olmaz benim kampın, o ne öyle köylü işi gibi dedi. Katılmamak elde değil, 200 m2lik alana kaç çadır sığdırdıklarını görseniz şaşarsınız. Amcanın 3 dönüm alanı varmış, sadece 3 çadır koydum dedi, yeter. Herşey para değil.

Assos'tan döndüğümüzde uyuyakalmışız, oksjenden olsa gerek. Akşama doğru Tahtakuşlar Köyü'ndeki Etnoğrafya Müzesi'ne gittik. Müzede Türkmenlere ait etnik eşyalar, eski kitaplar ve deniz canlıları sergileniyor. Bunlardan en ürküncü ise dünyadaki en büyük deniz kaplumbağası. Bu koskocamankaplumbağanın yaklaşık 90 milyon yıldır dünya üzerinde var olan bir türde olduğunu öğrenmek ilginçti. Seneler önce ölüsü balıkçı ağlarına takılmış, mumyalayıp müzeye teslim etmişler.

Müzeden bir enstantene:

Ve bunlar da ne, walla denizde yüzerken karşıma çıksalar korkudan düşüp ölürüm herhalde. Bunlar vatoz. İnanılır gibi değil, di mi?


Tahtakuşlar müzesinde Kaz dağlarının şifalı otları, bu otlardan ve diğer meyvelerden yapılmış değişik reçeller, zeytin ve zeytinyağı, hatta zeytinyağı sabunu bile satılıyor. Enteresan bulduklarım arasında "Adaçayı çiçeği reçeli" vardı. Küçücük bir kavanozda 15 YTL fiyat etiketiyle oturuyordu. Diğer değişik şeyler de fotoğraflandı.

Tahtakuşlar müzesinden sonra biraz sahilde dolaşıyoruz, sonra acıkıyor ve müzedeki amcanın tavsiye ettiği Saklıbahçe isimli restorana gitmeye karar veriyoruz. Saklıbahçe şırıl şırıl suların aktığı, akşam 9dan sonra her gün canlı müziğin keyfini çıkarabileceğiniz harika bir yer. Güre'ye bağlı bir köydeydi, köyün adını hatırlayamadım. Dilek Tepesi diye bir yere yakın olduğunu çok net hatırlıyorum. Menü çok leziz, fiyatlar da makuldu. İskenderin yanına iyi gider diye istediğim roka salatası ömrü-hayatımda yediğim en güzel roka salatasıydı. Rokanın bu kadar taze olanını hiç yemedim...

Gezinin devamı gelecek :)

 
z_post_title="<$BlogItemTBalkonlart> z_post_title="<$BlogItemTVictorian Evlert> z_post_title="<$BlogItemTEvrende Dev Boşluk Bulundu!!!t> z_post_title="<$BlogItemTAcelet> z_post_title="<$BlogItemTKonar Göçerlert> z_post_title="<$BlogItemTHoşgeldin Nilüfer:)t> z_post_title="<$BlogItemTYeni günt> z_post_title="<$BlogItemTShyt> z_post_title="<$BlogItemTEkşisözlük Yengeç bayanlarını anlatıyor:)t> z_post_title="<$BlogItemTMüzik ruhun neyidir?t> z_post_title="<$BlogItemTGezi son bölüm - Bursat> z_post_title="<$BlogItemTGezi - 5. bölüm (Zeytinyağı - Olive Oil of Ida)t> z_post_title="<$BlogItemTGezi - 4. bölüm (Kaz Dağı safari)t> z_post_title="<$BlogItemTt> z_post_title="<$BlogItemTGezi - 3. bölüm (Assos)t> d="stats_script" type="text/javascript" src="http://metrics.performancing.com/bl.js">