>

Aradığın aslında nedir ki?

Sunday, February 3

Tüh bana

Bravo k.i.s.d. Ne kadar da zimlisin yazma konusunda.
Ah özür dilerim, işyerinde artık blogspot uzantılı adreslere bile giremediğini unutmuşum, afedersin.
Evde de internet tek kişinin tekelindeydi değil mi? Artık dan fırsat bulduğunda köşe yazılarını tıktıklayacaksın.

K.i.s.d. diksiyon kursundan aldığı gazla seslendirme yapmayı düşünüyor ciddi ciddi. İşinde de yükselip hem de sevdiği şeyleri yapmak istiyor. Nasıl olsa her insanın hayatında bir mesleklik daha zaman var.

K.i.s.d. resim yapmaya başladı yeniden. Boyalarını ve fırçalarını serdi yemek masasının üstüne. Durmaksızın boyamayı hedef edindi. Tamamlanan her ufak resim onu bir adım daha taşıyacak, ileriye.

Herkes iyi olsun, sağlıklı olsun. Bir grip atlattık, bu seneki fenaydı doğrusu. Hala etkisindeyim.

Not: Haftasonu çalışmayı sevmiyorum.

Monday, January 7

Pazartesi mönüsü

Leyla’nın aşkı üzerine uzun uzun düşündükten sona ortaya çıkan yazı bu mu olmalıydı? Bilemiyorum. Leyla’nın aşkını, Leyla olmadan anlayamayacağıma göre bu defteri şimdilik kapatmayı düşünüyorum. Bir müddet sonra, düşünceler ve okumalar biriktikten sonra, tekrar ısıtacağım.

Dün diksiyon kursunda bahsi geçen ENNEAGRAM kişilik tipleri üzerinde araştırma yapılacak notunu da düştükten sonra bir film eleştirisi yapacağım. Bu arada: Evet, diksiyon kursuna gidiyoruz. Dilimizi daha da güzel, daha da akıcı, daha da etkileyici konuşmak için bu kursa katılıyoruz. Kursa başladığım günden bu yana farkındalığım o kadar arttı ki! Zira, öğrendiklerim harflerin çıkakları, ya da şimdiki zaman eki olan –yor ekinin sonundaki r yi mutlaka telafuz etmem gerektiği ile sınırlı kalmıyor. Etkili konuşmadan tutun sesin doğru bir biçimde kullanılmasına, yanlış okuduğumuz kelimelerin okunuşunu düzeltmekten tutun Türkçe’deki muhteşem ahengin enginliğine kadar bir çok konuda derya içinde derya, yüzüyoruz. İmkanı olanlara şiddetle öneriyorum. Çok güzel konuştuğunuzdan emin bile olsanız, kendinizi zenginleştirmek adına, diksiyon ve hitabet kursuna katılmayı bir düşünün.

Bu eğitim kapsamında edindiğim bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum.
- Türkçe genellikle okunduğu gibi yazılır ve yazıldığı gibi okunur. Genellikle böyledir, istisnalar mevcuttur. Yani, yazıldığı gibi okunmayan, okunduğu gibi yazılmayan kelimeler ve ekler mevcuttur dilimizde.
-ecek, acak eki, eklendiği kelimeye göre –ıcak , -ucak diye okunur.
Bir kaç örnek: gelecek şeklinde yazdığımız kelime gelicek okunur
- Aynı şekilde: olacak -> olucak
- Gidecek- gidicek
- Ğ harfi okunmaz, kendinden sonraki sesli harfi düşürürve kendinden önceki sesli harfi uzatır.
- Örnek: yapacağım şeklinde yazılan kelime yapıcaam şeklinde okunur.

Ek olarak, başlıca sorunumuzun kalın-ince harfler olduğunu da fark etmiş olduk. Örneğin Türkçe’de harf olarak bir tane k, bir tane l olmasına rağmen telafuz açısından iki tane k ve l mevcut.
Mesela: kalem kelimesindeki “k” ile kedi kelimesindeki “k” sesleri aynı değil.
Ya da lamba kelimesindeki “l” ile halat kelimesindeki “l” sesleri aynı değil. Lamba kelimesinde l ince bir l iken halat kelimesindeki l kalın.

Dikkat ederseniz çoğumuzun sorunu ince olması gereken harfleri kalın telafuz etmek (veya tam tersi).

Son bir detay: Alfabemizde sesli harfler için 8 işaret olmasıyla birlikte, okunuş olarak 14 adet sesli harf mevcut.
Kısa bir örnek: 3 adet “a” var.
-kısa a : adam
-uzun a : Sade
- ince a : dikkat

Bu üç kelimedeki a harflerinin çıkak noktaları farklı. Hepsini aynı şekilde telafuz ettiğimizde konuşmamız çirkin ve dahası anlaşılmaz oluyor.

İki adet “e” var. (bir yerde 4 tane e sesi olduğunu okudum, muhtemelen yabancı dillerden dilimize katılmış olan kelimelerden kaynaklanan istisnalar mevcuttur)
-açık e: gel, sel
-kapalı e: mektep, anne vs.

Film eleştirisine gelebildim nihayet. Sanatsal bir beklenti içine girmeyiniz. Alay etmek istiyor ve bu ihtiyacınızı kimseyi rencide etmeden film seyretme yoluyla gidermek istiyorsanız size bir film tavsiye edeceğim. “Living and Dying”... Tamer Karadağlı bey ile Deniz Ak – kaya hanım teyzemizin Halivud’a adım attıkları ve o andan itibaren dünya çapında sanatçı oldukları film.



Filmi internetten indiren sevgilim, bunun vurdu kırdı tarzında bir film olduğunu düşünmüş. Hadi seyredelim dedi, bakayım dedim. Sonra jenerikte Türk sanatçıların ismini gördük. Vaooovv bizimkiler Halivud’da.

Filmin konusu oldukça sıradan. Action Max filmleri bu film ile kıyaslayınca başyapıt konumuna bile yükselebilir. Film bir aksiyon sahnesi ile başlıyor. Soyguncular hızla bankaya girip bağıra çağıra kasayı soymaya girişiyorlar. Sanıyorsunuz ki daima yüksek tempo gidecek. Banka soygunu... Polislerle soyguncular arasında vasat bir çatışma, yaralanan bir soyguncu, ölen bir soyguncu, restorana sığınan soyguncular... Tempo bu noktada düşüyor. Restoranda yemek yiyen iki azılı suçlu... Soyguncuları soyan azılı suçlular... Restoranda kısılı kalan ve rehineleri koz olarak kullanarak polisle pazarlık yapan soyguncu-azılı suçlu-vs çorba bu kısım zaten. Polislerin bir kısmı “local” denenler, bir kısmı da “federaller”. Meğer federallerin soyguncu çetesinde adamı varmış.

Federallerden biri Tamer bey idi. İlk mimiğiyle koltuktan düşmeme, ikinci mimiği ile de karnıma kramp girmesine neden oldu. Güldürdüğü için teşekkürü bir borç bilirim. Sanki yönetmen buna “Abi bütün film boyunca hepinizi keserim bakışı yapacaksın, çemçük ağız yapacaksın” demiş. Çocuklar duymasındaki “Havuç seni gebertirim” repliğine uygun bir yüz ifadesi, abartılı jestler falan. Tam rezalet. Sonra Deniz hanımteyze boy gösterdi. İlk göründüğü sahnede şaşı bakmış, ikinci sahnede ise İngilizce konuşmaya çalışan haber spikeri idi. Spiker dediğimizde hepimiz aynı şeyi anlıyoruz değil mi? Ahhh ahh. Neyse, filmin devamına tahammül edemedik. Deniz hanımteyze kazulet boyuna 15 pontluk kırmızı pabuçları geçirmiş, omzuna kamerayı yüklendiğinden kambur kalmış 1.5 metre yüksekliğinde Meksika tipi bir kapıdan girmeye çalışıyordu en son. Filmi kapattık.

Sonra kendi içimize dönüp muhasebe yaptık. Bu film için reklam yapıldı, para harcandı, telebolelere, megazynn programlarına malzeme yapıldı. İnsanlar bu filme para verip gitti. Bizim 15-20 dakikamızı çaldı bu film. Bir fiyasko için şu anda satır tüketiyorum. Yazık değil mi? Tamer bey kendi kendini rezil etmiş, Deniz hanımteyze kendine başka bir iş baksın. Oynarken aynaya bakmıyor muyuz? Diyebilirim ki: Living and dying is killing. Son bir not: Filmin afişine dikkat ettim de neredeyse bütün oyuncular afişte yer alıyor. İlginç!!! Bu da komik bence, hihihihiiii.

Türkiye, lütfen bu insanları alkışlama! Lütfen!

Labels: , ,

Thursday, January 3

Giz

"Leyla’ya sorulmuş:
–Senin Mecnun’a olan sevgin mi daha büyük, yoksa Mecnun’un sana olan sevgisi mi?
–Benim ona olan sevgim, demiş Leyla ve sonra açıklamış: “Çünkü onun bana olan sevgisi meşhur oldu, benim ona olan sevgim ise gizli kaldı.”

İlk duyduğumda "Hmmm" dedim. İlk bakışta çok parlak geldi bu söz, yüreğim kamaştı. Sonra düşündüm: meşhur olmak azlığı, gizli kalmak çokluğu temsil eder mi? İlk başta mantıklı gelmedi. Tevazu önermesiyle algılamaya çabaladım. Hani tevazu büyüklüktendir diyerek... Meşhur olup dillere dolanınca tevazusunu kaybettiğinden mi nispeten küçük kalmıştı Mecnun'un aşkı? Saklayıp kendi içinde dağ yaptığı, kimseye göstermeyip tevazusuna tevazu kattığından mı büyük olmuştu Leyla'nın aşkı?

Leyla gece gibi kendi karanlığında mı sakladı sırrını? Leyla'nın aşkı neden gizli kaldı?

Algım zeminim kadar. Zemin katta bilgi babından bunları buldum. Kendi bilgim dahilinde Leyla'nın söz-içre-söz cümlesini anlamaya çalıştım. Belki mantığımı fazla kullandım, belki sadece gönül kulağıyla dinleyip gönülle yorumlamayı gerektiriyordu bu sözler.

Anlamama katkıda bulunursanız sevinirim.

Labels:

Beyaz büyü

Kar bütün güzelliğiyle İstiklal’de... Kar bütün masumiyetiyle İstanbul’da...

Önce ince ince hercai nağmeden yağıyor. Alıştırıyor kendine, biraz soluklanıyor kapının önünde. Sonra iri tanelere dönüşüp yelteniyor başköşeye yerleşmeye. Acelesiz, kendinden emin bir tavırla yılın ilk karıdır yağan.

Buyur.

İçimde küçük kuşlar ötmeye başladı, sesleri bütün boşluklarımda çınlıyor. Kuşlarım İstiklal’de tünele kadar yürümek istiyor, mesai izin vermiyor. Tünelde bir kafede oturup sıcak çikolata içmeli ve geri dönmeli, yürüyerek.

Siperli bir şapka takmalı, şapka yoksa edinmeli acilen. Siper, gözleri koruduğunda karın büyüleyici güzelliği daha rahat temaşa edilir. Adımlar yavaş yavaş atılmalı, çünkü yavaş yavaş yudumlanarak kana karıştığı hissedilen bir sıcaklıktır kar. Arada bir, durup derin derin nefes alırsın. Temiz, soğuk hava ciğerlerine hücum eder. Burun kökünde tuhaf bir yanma peydah olur. Cansız kalmış hücrelere hücum eden ısınmış kanın akışı ses getirir.

Kar, öyle güzeldir ki İstiklal’de. Ayaklarının altında gacır gucur birikir yavaştan... Binlerce renkten binlerce zihin gülümser birbirine bembeyaz mutlulukla. Ayaklar gacır gucur kendine has bir nağme tutturur. Kimi zaman bir akordiyon sesi duyulur, beyazlar gökyüzünden inerken, bu romantik manzara altında olabilecek en güzel seslerden biri. Bir dern nefes daha alırım kardan. Buraya o kadar aitim ki geri dönmek istemiyorum. Yeşil palto ve mor şapkamla karda öyle tuhaf bir leke oluyorum ki o lekeyi silmek istemiyorum.

Ne olur bırakın, karda yürümek istiyorum.

Labels: ,

Monday, December 31

Geleneksel yılbaşı şeysi

Aman Tanrım!!!

2000 Milenyumunu dün gibi hatırlıyorum. Bilgisayarlara 2000 senesinin ne gibi bir zarar verebileceğini bilemeyecek kadar az anlıyordum bu işten.

Arada üniversite vesilesiyle kaynayan seneler, bir de 2004 hatırlıyorum Taksim Tünel’de kocaman mumların arasında.

2005 yılbaşında San Francisco’daydım, hava buz gibiydi. Akabinde de orta kulak iltihabı nedeniyle günlerce yatmıştım da Tayvanlı doktordan azar işitmiştim nerede üşüttüğüme dair. Demek ki üşütme yoluyla hasta olunabileceğine inanan sadece biz Türkler değildik.

2006 yılbaşında ağır mesai koşulları arasında şirkette kutlama olmuştu. Birbirinden tatsız catering mezeleri arasında şirketin dağıttığı hediyeleri inceliyorduk.

2007 yılbaşını anımsamıyorum da sabahında buz gibi ve sakin İstiklal’de bir fincan kahve çok iyi gelmişti.

2007 senesi çok güzel şeyler taşıdı beraberinde.

*Eşimin kariyerinde bir dönüm noktası... İyi mi oldu acaba? O kadar az zaman geçiriyoruz ki şimdi. İyi olduğunu düşünmek istiyorum sadece. Örneğin ev-iş arasında geçirdiğim zaman günde 3,5 saatten 1 saate indi. Bu şehirde işin eve yakın değilse yolda harcadığın yıllara oturup acımamak mümkün değil. Elif Şafak’ın bütün kitaplarını E-3 numaralı otobüste okumuş olmak da ayrıca bir anılar silsilesi oluşturuyor. Mesela, hmm bu sayfayı otururken yanımdaki amca omuzumda uyuyakalmıştı, ya da şu bölümü ayakta okumuştum hay Allah... gibi. Gerçi otobüs anıları da çok ilginçtir. Özellikle de her akşam aynı simalarla yolculuk ediyorsanız “esmer, gözlüklü hanım teyze gecikti galiba 2-3 dakika beklesek olur mu” şeklinde muhabbetlere başlayabiliyorsunuz. Ya da Ramazan’da otobüste toplu iftar gibi faaliyetleri izleyebiliyorsunuz.
*4,5 senenin ardından İzmir... Hüzünlü bakışlarla değişen herşeyi yadırgadım. Artık bana ait olmayan herşeyi öteledim. Kendi şehrimi istedim, lakin alamadım.
*Kabataş La-Vita’yı keşfetmek...
*Doğum günüm civarlarında hayatımın karanlık bir döneminin aydınlanması ve can yanması. Canımın yanmasına karşı ilaç geliştirildi mi derdine düşüp bir müddet ufak çaplı bir depresyon yaşadım. Bir müddet dağ, bir müddet kestane tedavisiyle kendime geldim. Şimdi de spor tedavisi gerekiyorJ
*Muhteşem Kazdağları, yoksa ben dağlar kızı Reyhan mıyım?
*Şirketten ayrılma arefesinde terfi ettiğimi öğrenip ayrılmaktan vazgeçişim. Sanırım benim bu şirketle göbeğim bir kesildi, ya da göbeğimi buraya bir yere gömdüler. Hiç bir yere gidemiyorum yahu. Gitcem dediğimde de göndermiyorlar a.s.
*Cheesecake yapmayı öğrenmek. Obur bir yengeç kişisi için bunun ne anlam ifade ettiğini bilemezsinizJ
*Zamanın hızla akıp gittiğini iyice anlamak... Öyle ki 2007 başında hediye gelen kupaları sanki ilk dün kullanmış gibiyim. Hani arada taşınma falan olmasa uyudum-uyandım diyeceğim.
*Evde bar kurma hevesine girişmek... Yurtdışından her gelenin freeshop kotasına göz dikmekJ
*Saks mavisi romantik kollu, iri yakalı, masalları andıran yeni bir palto
*Kuaförlerin boyama girişimlerinden defalarca kurtulmayı başarmış siyah saçlar... aralarındaki tek tük yeni yetme beyazlar
*Taşınırken kaybolan civciv sarısı bornozum
*Eşim tarafından el konulan laptopum
*Yeni dostlar, evlenen canlar, çocuklanan canlar, hayal kırıklığı yaşatan eski dostlar...

Her sabah aynaya baktığımda karşımda farklı bir k.i.s.d. görüyorum. Seneler geçtikçe kendimi daha iyi tanıyorum. Hayatımdan hiç kimseyi eksiltmek zorunda kalmayayım Tanrım n’olur. Eksilenlerin yerinde koca koca boşluklar kalıyor ve dolmuyor bu boşluklar. Sabırsız davrandığım anlarda durup düşünmek için dirayet istiyorum. Akıl ve hikmet talep ediyorum. Duygu-mantık sarkacında niye illa ki iki uçtan birini seçtiğimi, niye bir türlü averajı tutturamadığımı merak ediyorum?

Farklarımı yitirmeden, kendimi kaybetmeden, üretimi durdurmadan, eksilmeden, üzülmeden normalleşip büyümek istiyorum
Araba kullanabilmek, yeni bir tabloya başlayabilmek, erken kalkabilmek, spor yapabilmek istiyorum.

Labels:

Wednesday, December 26

Hoşgeldim:)

An itibariyle şaşkın vaziyetteyim. Hatta inanamamaktayım.

İşyerimden bloggera bağlanabildim ve hatta bu satırları yazabilecek kadar uygulamada ilerleyebildim. demek ki blogger yasağı kalktı.

Oh! Ne mesudum bilemezsiniz.

Bu süre içerisinde okuduklarıma yorum bırakamadım veya yeni yazılar yazıp yayınlayamadım, sonra beğenmedim sildim yazılarımı...

Bu süre içerisinde bayram geçti, yılbaşı geliyor, İstanbul soğudu, buz gibi oldu.

Leyleklerden geriye kalanlar yolda donarak can verdiler

Rap dinlemeye başladım

Son maddeye çok gülüyorum, bir hevesti geldi geçti diyebileceğim günler de gelecek, eminim:)

Labels: ,

Wednesday, November 28

İstanbul'a yağan Yağmur

İstanbul’a yağmur yağıyor...
Ben, elimde hiç bıraktığım kanatlı bir hüzün
Diğer elimde unuttuklarımı koyduğum bir valiz
Kadim çağların tüm ezgilerini içinde barındıran, sözlerini uydurduğum garip bir türkü söylüyorum

Bu ses, bu ezgi, içimde küçücük bir kovukta gizlenmiş

Turuncu yapraklar şehri en sevdiğim örtüyle gizlerken, rica ediyorum çöpçülerden. Lütfen, toplamayın yaprakları... Siyah, ıslak kabuğunu sapsarı bir güzellikle süslemiş ağaçlara aşık aşık bakıyorum. Başımı gökyüzüne çeviriyorum, siyah saçlarımı bir rüzgar götürüyor, etrafımda helezonik bir tünel oluşuyor yapraklardan, yapraklar saçlarıma taç oluyor. Ben bu mevsimin bu gizli hüznünü seviyorum. Haddinden fazla uzamış siyah saçların arasından fışkıran yeni yetme beyazlara göz kırpan, hazan rengi bir hüzün... Hani, o çok özlediğim şehirden kaçarcasına uzaklaşırken herşeyi özensizce doldurduğum bavul gibi zoraki... Gözlerime dolmuş dökülmeyen mağrur gözyaşları gibi... çise çise bir yağmur. Çise çise olmasına rağmen acıtan, inceden inceye delen o yağmur...

Ahhh şehrin en yalnız anları bu zamanlar. Sokak başlarını tutmuş yaşlılar üşür de sığınır evlere. Sokaklar kendi başlarına yaşamayı öğrenirler ya, işte öyle. İçinde hüzünlü bakan siyah gözlerle şehir, siyah gözlerin asla göremeyeceği gizli bir hüzün büyütür sislerinin ardında. Ahhh, tıpkı soğuk bir kasım akşamında kollarımdan içeri dolan rüzgar gibi yakıcı, nereden geldiği bilinmeyen bir sis bu his. Işıklar yanmış, akşam olmuştur. Kahverengi paltonun kemik düğmeleri arasına sokulan ince ince bir yağmur... Islak ve karanlık sokakta yankılanan tek ses şakır şakır şakır. Ziller çalmaz, kapılar açılmaz, sokakta kalınmıştır bir başına. Yanlış bir otobüs ve yanlış bir telefon kulübesidir önü sonu. Önü sonu sonbaharla birlikte uçup giden turuncu-kızıl bir şiirdir mavi bir yaprakta. Körfezin sularını boğazla karıştırmanın neticesidir yalnızlık. Yalnızlık kilometrelerce süren bir ağlamadır susmamacasına. Ülke ülke ve hatta kıtalarca taşınmış koyu yeşil, eski püskü bir bavuldur içine tıkıştırılan onlarca bölük pörçük görüntüyle beraber. Üzerime en az yakışan renktir sonbaharda.

İstanbul’a yağmur yağıyor.

Yüksek dağlarda söylenmiş bir türkü bulmuş dinliyorum, türkünün rengi kızıl-sarı.

Labels: ,

Bu da Laçin'e...

Bu aralar sadece sobecikleri yanıtsız bırakmamak için yazabiliyorum. Yazmayı çok özledim be blog!

Sevgili Laçin’in sobesini cevaplamanın ardından bir kaç gündür wordde biriktirdiklerimi yayınlayıp mutfağa gideceğim.

Ve sen gidiyorsun ….
Başardın işte...O her zaman görmeyi arzu ettiğin şehre gidiyorsun. O hep oynamak istediğin role bürüneceksin. Gözlerindeki soğuk yalım sıcacık olacak. Orada sen düşlediğin kadar mutlu olacaksın. Burada işim bitince ben de geleceğim yanına. Biliyorum, bekleyeceksin beni, bileceğim, biliyorum ve hep bildim.

Söylenmesi en zor sözcükler?
“Başınız sağolsun”, “Hayır”

Sizin için yağmurdan sonrası, ne ifade ediyor?
Yıkanmış şehrin temiz kokusu... Ve fotoğraf çekmek için ideal bir berraklık

Burçak Çerezcioğlu?
Mavi saçlı kız, kısacık hayatı dolu dizgin yaşamış, hep mutlu hep umutlu...

Seni sobeleyeni nasıl bilirsin ?
Onu tesadüfen buldum nette dolaşırken. İlk intiba çok önemli derler ya, Laçin çok yetenekli olduğunu hemen sezdirdi bana bloğunda yayınladığı projelerle. Güleryüzlü fotoğraflarından kendisinin güzel ve içten bir insan olduğunu düşünüyorum.

Ben de Dilayra'mı sobeliyorummmmm..

Labels: ,

Siyah liman

Bir müddet evvel yazdığım bir yazıyı buldum. Hazır internete girmişken eklemek istedim.

Her gece rüyanda eski sevgiliyi bir kez daha terk etmek ne demektir bilir misin? Üstelik yine aynı şekilde cevapsızsın, yine sorular sormuşsun, bir şey söylememiştir. Niye sustuğunu söylememiştir. Yalnız, bu sefer ağzından sihirli kelime dökülebilmiştir. “Gitme, seni çok sevdim, hala seviyorum”. Ne var ki bu sözlerin rüyası bile gecikmiştir. Öyle bir geç kalınmışlıktır ki bu, zehrinin kangren ettiği kalp bile iyileşmiştir. Birinci tekil şahsın bu oyundaki replikleri bitmiştir. Son bir mimik kalmıştır yapılacak ve sonra perde kapanacak. Acı bir gülümseme ile sağ yanakta çukurlanan bir gamze. İnan ki bu karar öyle bir çırpıda verilmemiştir.
*******
Daha fazla orada kalamazdım.

Demli çaydan aldığım son yudum damağımda biriken iğrenç sigara tadını bastıramazken, ve dumanların arasında kalmış, dumanların sigaradan mı yoksa kendi zihnimden mi... nereden yayıldığını bilemez bir halde düşünürken verdiğim karar buydu. Kendi kendimle devam eden mücadele olarak adlandırırsam bütün oyunu, kısaca: kaybetmiştim. Daha fazla orada kalmak artık saçmadan da öte idi, imkansızdı.

İlklerin günü... İlk ve son kez sigara içtiğim gündü o gün, ve gemilerimi yakmaya karar verdiğim gündü. Gemiler kulağıma yanaştırmışlar ağızlarını, yalvarıyorlardı. Yanmanın ne kadar acı verici olduğunu, sanki bilmiyormuşum gibi, bana anlatmaya çalışıyorlardı. Kan dondurucu hıçkırıkları kulağımdan silinemeyecek olsa da onları dinlemeyecektim artık.

Gemiler, beni o limana mecbur eden gemiler... O dalgalı sularda demirli durdukları müddetçe ben, o büyülü-siyah mermer limandan, o kızıl yapraklı siyah ağacın altından asla ayrılamayacaktım. Siyah liman beni bırakmıyordu, kapıları kapalı idi, çıkamıyordum.

Bu limana tesadüfen düşmüştü yolum. Okyanusta fırtınalarla boğuşup yorgun düştüğüm günlerin sonunda dalgalara teslim olup ulaşmıştım hiç bilmediğim kıyılara. Sakinliği ve siyah mermerlerin büyüleyiciliği karşısında hayranlıkla dolmuş, o efsunlu güzelliğe adeta vurulmuştum. Sert ve soğuk bir güzellikle dolmuştu kalbim. Düşünmeden demir atıvermiştim. Turuncu yapraklı bir ağacın altına döşeğimi serip yerleşmiştim. Ah bir bileydim orada mevsimin her zaman sonbahar olduğunu.

Liman pek sevinmişti gelişime, döşeğimi serip yerleşmeme... Ağacın dallarının üzerime kapandığını hiç fark etmedim. Yağmurlar başladı, yağdı yağdı. Neden yağdıklarını anlamadım hiç. Nedensizce kök saldım mermere. Mermerin damarları ile benim köklerim kaynaştı. Sıcak-soğuk garip bir denge oluşmuştu. Isımı soğuran bir buzdu adeta. Zarar görmeye başladığımda köklerimi çekmek istedim, bırakmadı liman. Bir de baktım ki kökler gemilermiş aslında. Ah, gemileri yakmak kolay değilmiş işte. Gemiler benim köklerimse, kendimi yakıyorum demektir.

Kibriti çaktım, ağladı gemiler, ben hissiz... Attım kibriti içime, köklerin başladığı yere. Sağ gözümden ince bir damla sızdı. Gözler kan çanağı... O liman, o siyah mermerli liman...

Gemilerimi yaktım diye küsen liman... Köklerimden arta kalan külleri topladı, kendi turuncu yapraklı siyah ağacının küllerine kattı. Yüzümebakmadanuzaklaştıliman.

Thursday, November 15

Nerelerdeyim?

İlhamımı bekleye bekleye şair oldum a dostlar:)

İlhamla aramızdaki münasebet platonik bir aşka dönüştü, aşık kim sizce?
Damlamayan musluğun huysuzluğunu kasım ayına bağlayadurayım, akan burnumu da havayla ilişkilendireyim... Bigane cümleler dizeyim... İlk adımı atmadıkça, ben ilhamı çağırmadıkça gelmeyecek biliyorum. İlk adımı atmazsam, onu nasıl da özlediğimi söylemezsem gelmeyecek. Nazlandıkça nazlanacak... Sonunda aşık usanacak...

İşyerimde başımı kaşıyacak zamanım olmuyor bu günlerde. Günde 3-4 kupa içtiğim çayım 2 kupaya indiyse şayet, ve mutfaktan sorumlu arkadaş bana “Nerelerdesin” diye soruyorsa, yerimde mıhlanmış onun bunun dertleriyle uğraşıyorumdur. Zaten bloglara yorum yazamamaktan kederliyim... Bir de bu stres eklenince günler pek yavan oldu. Bu akşam mesaiye kalacağım mesela. İlham beni ne yapsın?

Yukarıdaki satırları yazmamın üzerinden tam 3 gün geçti. Bu 3 gün içinde ben sürekli mesaiye kaldım ve geceleri rüyalarımda analizlerle - tablolarla uğraştım. Kapı-duvar konusunda haklısın morum koyunum. Ben de aynada kendime aynı şeyleri diyorum. Nabersin, nerelerdesin k.i.s.d. Gülümsemiyorsun...

Sevgili Minik Meleğin Anneciği Kuaybe arkadaşım beni bir oyuna davet etmiş. Kuaybe de olmasa unutulup gideceğim zaten blog köşelerinde... (Emrah edebiyatına giriş 101)

1.Ben küçükken, radyonun içinde minik minik adamların yaşadığını ve bu adamların radyodan gelen sesleri çıkardığını sanırdım.. Gülmeyin ya, çok küçüktüm, en fazla 3 yaşındayımdır yani. Sonra teyzem anlatmıştı bana radyonun nasıl çalıştığını.

2.Aslında ben, çoğu zaman duygusal davranmakla birlikte hayati kararlarının tümünü tam anlamıyla mantığı doğrultusunda almış bir insanım.

3.İlk kopyamı ne zaman çektiğimi hatırlıyorum. 6. sınıftaydım ve fen öğretmenimizi hiç sevmiyordum. Öğretme tarzını beğenmiyordum. Ders ingilizceydi ve ezberleyemediğim (evet ezber soruyordu) konular için kopya hazırlamış, çekmiştim. Pişmanım... Zaten hayatım boyunca kopya çektiğim sayılı gün vardır, o gün de bunlardan biriydi.

4.En saçma huyum, sabredip sabredip birden sinirlenmektir. Tahammül eşiğim çok yüksek olmakla birlikte eşik aşıldığı anda çıldırıyorum. Dizginleri zaptedilemez bir şekilde sinirleniyorum. Ve bu durumdan hiç hoşlanmıyorum.

5.Cep telefonum eşimin, annemin ve kızkardeşimin mesajları ile dolu. Eşimin yolladığı mesajları silemiyorum, annemin yolladıklarını anlamlarına göre koruyorum, kızkardeşimin de pozitif içerikli mesajlarını saklıyorum.

6.Aşk bence sonradan okunduğunda komik gelen mektuplar ve şiirler yazdıran, insanın içinde portakal büyüklüğünde kelebeklerin uçmasına neden olan, turuncu-turkuaz karışımı bir duygudur. Bir Mayıs akşamı kalkan bir otobüsün arkasında bıraktığı, unuttuğu ve almak için geri dönmeye tenezzül bile etmediği bir bavuldur. Otobüsün vardığı şehirde iri-yeşil gözlü bir merhabadır.

7.En sevdiğim bloglar yaz yaz bitmez. Linklerimi güncellemeyeli uzun zaman oldu. Bir ara evden internete uzun uzun girebilir de blogger hesabımı açabilirsem güncelleyeceğim. İşte o zaman tüm sevdiğim bloglar linkerimde olacak.

Ben de Eda Suner'i sobeliyorummmm.

Labels: , , ,

Monday, November 5

İlhamsız günler

Böyle iç sıkıcı bir yazı yazmayı hiç istemezdim. Okuyanların kalbine kasvet verecek, olumsuzluğa sürükleyecek kelimelerin saklanmasını dilerdim hep. Arzu ederdim ki, yazacağım zaman renklerden ibaret bir şarkının güftesi dökülsün kalemden, klavyeden.

Sonbaharı sevmek içi kendime nedenler bulmuştum. Gökyüzü gri olsa bile güneşimi kalbimde taşıyordum. Grinin pusundan bunaldığım anlarda içimi aralayıp oradaki ışığa bakıyor, mutlu oluyordum.

Herşeyi sevmek için neden bulabilirdim. Polyanna'dan esinlenmek bir yana, hayattan zevk almak ve etrafıma neşe saçmak için bu çabayı sarf etmeye değerdi. Neden karanlık bir girdap oluşturup etrafımdaki bütün güzellikleri kara delikte yok edeyim ki? Değil mi?

Çok üzülüyorum sevdiklerim adına. Üzülüyorum çünkü bir kaç haftadır kendimde değilim adeta. Her zaman aklıma geliveren mutlu olma sebepleri bir süreliğine seyahate çıkmışlar. Dünya turu gibi kapsamlı olmalı bu seyahat, uzun mu uzun. Gittikleri ülkelerden bana o ülkenin diliyle yazılmış kartpostallar yollamaları için umutsuzca bekliyorum. O ülkenin diliyle edilmiş küfürler bile yazsa kartpostallarda, unutulmamış olmak adına, bekliyorum.

İlham nerededir, hangi ülkededir bulsalar... Tatlı dille ikna edip, ikna olmazsa etere bulanmış bir parça bez de iş görür, getirseler... Yanıma bıraksalar... Ben ilhama sarılsam, ilham nele döndüğünü anlayamasa... Nicedir görmediğim bir dost olduğunu kendisine anlatsam, o beni uysal halde dinlerken kalkıp bir çay koysam... Sonra o bana kendini anlatsa, hangi iklimlerin hangi mevsimlerinde neler yaptığını, dünyanın dörtten fazla olan bucaklarını, gerekirse bucaktan daha ufak yerleşim birimlerini, çamurlanmış ayaklarıyla yatağa giren çiçekli pazen pijamalı çingene çocuklarını, pencere önünde kanaviçe işlerken uyuya kalan taze gelinleri, bahar festivallerinde içkiyi fazla kaçırıp mahallenin şebeğine dönen Flemenk köylülerini, fırından yeni çıkardığı mısır ekmeğinin kokusunu içine çekip gülümseyen Amerikalı çiftçi kadını, gökdelenin 18. katında puslu Manhattan manzarasına bakıp bir saniyeliğine de olsa uzakların aşkına tutulmuş olan kapitalist metropol kadınını –belki de o benim- ... anlatsa bana, ben dinlesem, sonra tualimi alsam, bir yerlerden bir kutu –açılmamış- kokusuz tiner bulsam, bezir yağı bedava olsa, yağlı boya kutum tozlanmamış, fırçalarım eskimemiş olsa... İlham içtiğim çaya karışsa... Bütün çayı fondip yapsam, ağzım kalaylı olsa...

Sonra elime paletimi alsam, renkleri en sevdiklerimden ve hiç sevmediklerimden olmak üzere bir miktar boyayı o tuale sıksam... İsraf olmayacak kadar ölçülü miktarda boya sıkmayı çoktan beridir öğrenmiş olsam... Tuali şövaleme yerleştirip gözlerimi kapatsam... Önlüğümün cebindeki fırçalardan rastgele bir tane seçse elim.. Sonra paletten bir renk beğense fırça... Gözlerimi hiç açmadan ilhamın bana anlattığı öyküleri resmetsem... Resmederken boyalara karışıp masal ülkelerine kısa seyahatler yapsam... Seyahatlerden dönerken yanımda o diyarların yöresel tatlarını, otlarını taşısam...

Sonra resim tamamlansa, resmi tamamlayan elim gözlerimi aralasa...Gözlerimi açtığımda uzun zamandır ilk defa bir resmi tamamlamış olmanın verdiği heyecanla uçsam... Uçsammm... uçsammmmm.....

Hayaller kuruyorum hala. Lakin neşesizim a dostlar. İçimde aşk-şevk kalmamış, kurumuş muyum neyim? İşyerinde bezgin Bekir, evde miskin Tekir felsefesi bana ait değil. Nereden buldum da giydim bu elbiseyi, bana göre biçilmemiş zaten, dikişi de hiç kaliteli değil. Olsa olsa ölü toprağı karışmıştır bu elbisenin yıkama suyuna. Ahhh ahh deli kafam. Ahhh.

Eski beni geri istiyorum.

Labels: , ,

Sunday, November 4

Yasaklar yasakçılar

İşyerinden blogger yasaklandığı için
*Bloggera girip yazı yazamıyorum
*Bazı blogları okuyamıyorum
*Hiç bir bloğa yorum yazamıyorum
*Bu yasakçı zihniyeti kınıyorum!!!

Evden internete girmem çok zor çünkü eşim genelde çalışıyor ve bilgisayar onda oluyor.

Yasakçılardan rica ediyorum, bloggerımı geri verin başka bişiy istemiyorum.

Labels: ,

Tuesday, October 30

Acı

Çok üzgünüm... Hem de çok...
Pazar akşamı gelen bir telefonla başladı herşey, eşimin yüzü asıldı, bakışları tuhaflaştı, sustu. Telefondaki dosta “Elimizden gelenin fazlasını yapalım, ne lazımsa...” diyordu. Merakla sordum, “Ne olmuş?”. “Boşver” dedi. Üsteledim... “Bir arkadaş yaralanmış.” “Tanıyor muyum?” “Belki bir kere görmüşsündür, sorma başka birşey tamam mı?”.

Anladım ki bir kere gördüğüm biri değil. Öyle olsa itinayla saklamazdı benden.

Ve dün akşam haberlerde öğrendim. Bundan tam 3 sene önce NYC’de kalacak bir yere ihtiyacımız olduğunda bize evinin kapılarını açan, yetmedi sabahın alaca karanlığında 45 dk mesafedeki havaalanından alıp istediğimiz saatte de Manhattan’ın göbeğine bırakan o güzel insan... Eşi sıcak sıcak poğaçalar yapmıştı. Hasret kaldığımız Türk tatları mevcuttu masada. Bizim için alışveriş yapmışlar... O güzel kahvaltı sofrasını, 2 aylık olmasına rağmen büyük adam gibi akıllı bakan bebeklerini nasıl unuturum? Yeni tanışmama rağmen hemen kaynaştığım, sabaha kadar hem tavla oynayıp hem de muhabbet ettiğimiz mert insanı... Eşinin TUS’a çalışmak için Türkiye’den yükleyip getirdiği 20 cilt kitabı nasıl unuturum? Yeni kurulmuş bir ailenin tüm neşesini barındıran o yuvayı...

Ve TV spikeri hızlıca söyledi. Sanki alışılmış bir vaka gibi. Mayın imhası sırasında patlama olmuş, arkadaşımız ağır yaralanmış... Ben TV ekranı yerine kendi göz yaşlarımdan oluşan bir buğuya kilitlenmiş, donup kalmışken eşim odaya girdi. “Öğrendim” dedim. Malesef öğrendim. Ağır yaralıymış... Umarım tek parçadır. Umarım... Sonra eşimin çalışma odasında telefonla konuştuğunu duydum. Parçalanmış mı diyorsun? gibi cümleler çalındı kulağıma.

Küçücük oğulları, güzel eşi gözümün önünden gitmiyor. Onlar için dualar ediyorum. Umarım iyileşir, umarım sakat kalmaz. Umarım bu başarılı ve mert arkadaşımız yeniden görevinin başına döner. Lütfen siz de dua edin. Bu acı haberleri duymak istemiyoruz artık. Canlarımızı, kardeşlerimizi, eşimizi-dostumuzu kurban vermek istemiyoruz.

Bu acının ne kadar şiddetli olabileceğini tahmin edebiliyorum artık. Alevinden ufacık bir yalım bile bu kadar acıtıyorsa... Ateşin ortasında oturanlara Allah’tan sabır diliyorum.