>

Aradığın aslında nedir ki?

Monday, July 28

Ve Garip-çe

Bu sabah dostlardan mail umarak “Posta Kutumu” açıp “Pompalar ve Pompa Tamiri” konulu bir mail ile karşılaştım. Daha önce vidalarla, teneke ve malzeme ile ve hatta ne alakaysa kalorifer kazanlarıyla ilgili mailler almış olduğumdan pompaya sadece güldüm. Çünkü endüstri mühendislerinin bir odası yok –bir odamız bile yokkk, anlıyorr musun?- ve bağlı bulunduğumuz makine mühendisleri odası pompa ile civatanın derdine düşmüş durumda.

Ahh yağğğ-mur dönerken kara... şarkılar var falımmmda, hepssi sanaa, bu gece Annkara....

Vega ne güzel gruptur, öyle değil mi? Deniz Özbey’in sesini ve farklı üslubunu beğenirim. Sonracıııma albümlerinin kıyısında kalmış şarkılar vardır Ankara gibi, kimse bilmez, bilenler de birbirlerini Tanzanya’da Türk bulmuşçasına kucaklayarak karşılarlar. Abarttım. Mübalağa sanatını pek severim canııım. Ankara demişken, bu caaanım şarkıyı merak ettiyseniz sağ taraftan gülümsediğini de fark etmişsinizdir. Bu konu nereden çıktı birden diye soranlara kulaklıklarımı gösterebilirim. Media Player’de dönüyor şarkılar, döner ha döner dönme dolap!

Garipçe demiştim, Garip-çe. Garip miydi diye sormayın taam mı, bayatladı o espri. Bence köy büyüleyiciydi. Lakin, kelimelerimi değerlendirirken bir lokma zeytinyağı ile dahî mutlu olabilen bir insan olduğumu göz önüne almalısınız.

Garipçe köyüne Sarıyer’den devam eden dar ve yemyeşil bir yoldan ulaşılıyor. Koç Üniversitesini geçin, Rumeli Feneri’ne varmadan sağa sapıp dümdüz gidin, işte orası. Eskiden karayolu yokmuş, denizden gidiliyormuş. Çok değil 10 sene evvelinden bahsediyorum. Yani ben İzmir’de iken. (Bu vesileyle İzmir’i de anmış oldum, keh keh)

Soldaki resimde kaleden baktığım küçücük bir köy burası. Meydanı, kahvesi, camisi, çeşmesi ile, meydanında köy reçeli, köy peyniri satan hasır şapkalı amcaları ile, otopark kavramının olmaması ile, yeşili ve mavisi ile çok sevimli bir köy. Kendine özgü yasakları var, mesela “Köyün içerisinde plaj kıyafetiyle dolaşmak yasaktır.”


Bu köy var ya, bir pazar sabahı şehirden kaçıp sığınmaya pek müsait. Arabanızı meydana bıraktıktan sonra karnınız aç ise ve kahvaltı yapmamışsanız 3 alternatif var.
*Aydın Balıkçısı
*Garipçe Balık Restoran
*Asmaaltı Restoran
Asmaaltı, adı üstünde Asmanın altında samimi bir ortam sunuyor. Açıkbüfe ev kahvaltısı varmış. Garipçe Balık Restoran’da güzel bir yere benziyor idi. Lakin biz sağ taraftan başlayalım dedik, içgüdüsel bir karar idi. (Aydın lokantası aşağıdaki fotoda koyun solundaki tentelerin altında, Garipçe Balık Lokantası ise sağ taraftaki lokanta oluyor)

Böylelikle Aydın Balık Lokantası’nda öğle yemeği yedik. Öğleyin 13e kadar açıkbüfe kahvaltı ve muhteşem deniz manzarası var. İkisi benim mutlu olmam için fazla bile. 13ten sonra isteyenlere kahvaltı tabağı yapıp getiriyorlar. Çeşit çeşit balıklar var, ızgara levrek çokkk güzeldi. Ahh ah denizlerin yosun kokulu kızı! Neyse, ıhım, 15 YTL açıkbüfe kahvaltının ücreti. Biz iki kişi tıka basa yemek yedik ve 25 YTL ödedik. Fiyatlar makûl. Ama içki yok, rakı balık hayalinizi Boğaziçi’ne saklayın.

Yemek yemeden önce Cenevizliler den kalan 550 yıllık kaleye çıktık. Manzara muhteşem idi, büyüleyici ve harika idi. Lakin insanlar sorumsuz, pis ve gıcık idiler. Denize çöp atanları denize atmak istiyorum. Buraya sabah erken veya günbatımında gelindiğinde ne de güzel fotoğraf çekileceği üzerine uzun konuşmalarımız oldu. Biz öğle vakti gidip gıcık sert ışığı elimizden geldiğince değerlendirdik işte. Sol tarafta kaleden görünen manzara...

Yemekten sonra da Büyük Liman’a gidelim dedik, dedik ama dağda yürü yürü nereye kadar efendim... Meğerse yanlış yola girmişiz, kurda kuşa yem olmadan geri döndük. Yol boyu sağlı sollu sayılamayacak kadar çok böğürtlen vardı, ekşi demedim yedim :) Severim dağda bayırda yaban hayatı sürmeyi ben böyle. Büyükliman’da plaj varmış, göremedik. Neyse ki çok kalabalık oluyormuş, heder olmamış olduk. Manzara muazzam idi.

Şimdi bir anıma yer vermek istiyorum:) Köyde elimde fotoğraf makinası, nereyi çeksem acaba, şurasını da nasıl alsam ışık da çok sert peh peh diye yürürken çok ama çok tatlı bir amca bana seslendi: Güzel fotoğraf mı arıyorsun, hadi gir içeriye, çek! Asmaaltı'nı işleten ailenin bir ferdiydi kendisi ve ben o eski ahşap eve girdim. Fırını, tavanı vs çekerken -ki çok kısıtlı bir makinam var malesef- birden onu gördüm. Vosvoslardan sonra geçmişe ait en çok sevdiğim şey olan bir gramofon. Heyecanla oradaki kızcağıza sordum "aile yadigârı mı?" Eskiciden almışlar... Benim öyle gramofonum olsa asla eskiciye satmazdım, belki de sahipleri mecbur kaldı. İzin alıp yukarıya çıktım ve gramofonu hem inceledim hem de ölümsüzleştirdim kendimce. Bir gün mutlaka gramofonum olacak!

Garipçe’den çıkınca Rumeli Feneri’ni de görmeden olmazdı. Rumeli Feneri'nde fener ve kale var. Fener’deki kaleye de çıktık. Kalenin mimarisi o kadar güzel ki... Hem mevki itibariyle denize hakim, hem yapısı, kemerleri, harap odaları çok farklı bir atmosfer taşıyor. İnsanımız bu kadar hoyrat olmasa daha iyi olabilirdi herşey. Kaleden Karadeniz girişinde bekleyen büyük gemileri gördüm, meğer boğaza gemiler teker teker alınırmış. Böyle şeyleri bilmez idim, büyüdükçe neler öğreniyor insan. Benim için belgesel niteliğinde bir tur oldu.



O kadar güzel bir kaleydi ki orası... Yani bakın yeminle söylüyorum Amerika’da öyle bir kale olsa allayıp pullayıp girişini 10 dolar yaparlardı. Niye bu kadar kıymet bilmez ve hoyratız Allahım ağlamak istiyorum mütemadiyen.

Gidin görün, Garipçe İstanbul’a nazaran çok sakin. Tek ihtiyacınız olan bir otomobil ve benzin veya Sariyer’den 150 numerolu otobüs.

Labels:

 
z_post_title="<$BlogItemTVe Garip-çet> d="stats_script" type="text/javascript" src="http://metrics.performancing.com/bl.js">