>

Aradığın aslında nedir ki?

Friday, March 31

Ne olurdu?

Acılı haber bültenleri, bol acılı: işte biri daha. Sanki yangına körükle gider gibi, sanki yangına benzinle koşar gibi... Sakinleştirici, dinginleştirici veya birleştirici değil; yıkıcı, yakıcı, depresyondurumuna sokup felç edici. Tuz gibi yaraya tuz gibi, kor gibi deriye basılan kor gibi...
Ne sen gibi, ne ben gibi? Olsa olsa öteki... öteki gibi.

Ayrımcılık, bölücülük olmasa ne olurdu? Herkes birbirini olduğu gibi kabullense ve "ötekileştirmese" ne olurdu? Ne de olsa aynı değil miydik biz? Toprağımız, bayrağımız, ülkümüz, ülkemiz, türkümüz, sevdiklerimiz, bildiklerimiz bir değil miydi? Aykırılıklarımız ortak paydaların yanında esamisi okunmayacak kadar azken, birbirimizi üzmesek ne olurdu?

Yine kan dökülüyor işte. Ne yazık, çok yazık...

Wednesday, March 29

Algıda manyaklık...!

Karadeniz'deki bazı sigara bayilerinin merkezi arayarak, 'Sperm yazılı paket göndermeyin, burada alan yok' dediği ortaya çıktı

Ya bişey sormak istiyorum, acaba sadece üstünde bu yazı yazan paketler mi sperm öldürüyor? Daha da fazla bişe diyemicem, şok geçirip gelicem. Bir kaç gün yokum, bu ne yaaaaaaa.

Burdan Milli Eğitim Bakanı kişisine sesleniyorum: Lütfen okullara "Algı" dersi koyun. Çünkü, malesef algı sorunu yaşayanlarımız var.

Tuesday, March 28

Sahi bir Ege vardı, ne oldu ona?

Bugün tesadüfen dinlediğim iki şarkı:
1-Sen Sonsuza Dek Sevildiğini Bil Yeter
2-İnanma
Ege'nin bu albümü çıktığında ben lise-2 öğrencisiydim. Ne çok zaman geçmiş, içimdeki kuşlar hala ölmemiş.

Monday, March 27

Beyza Durmaz - Koku

beni deli etmeyin
bu kokuyu sürmeyin
sevdiğimin kokusu bu
sürüp sürüp gezmeyin

ehehheee hehe

Dün sabah anneannemlere gitmeden evvel kahvaltı sonrası çaylarımızı içelim dedik. Televizyonda zıplarken bu şarkıya denk geldik, zaten Sabah'ın cumartesi ekinde yeterince bahsedilmişti.

Şarkı hoşumuza gitti aslında, kafa yormaya gerek olmayan gayet laylaylom bir şarkı olması hasebiyle. Yaz da geliyor zaten, çiçek - böcek, güneş, müzik gibi öğeler birleşmesin de ne olsun?

Friday, March 24

Küçük mavi not defterimden (2)

Elif Şafak - Mahrem
-----------------------

"Mahremiyetin gitmişse elden, sen de gitmelisin tez elden..."

"Sadece ben vardı mahremiyetin bittiği yerde."

"İçi çilekli puding kıvamında ve tadında rüyalarla doldurulmuş kocaman bir balon gibi, etrafımdaki bütün hareketleri yumuşatıyordum" - k.i.s.d notu: benzetmeler çok lezzetli:)

"Her sokak kavgasının alevi, bir sokak kavgası seyretmek üzere oraya toplaşanların gözleriyle harlanır. Her sokak kavgasını, seyircileri çıkarır."

"Keramet Mûmi keşke Memiş Efendi sık sık söylerdi zaten: erkek kısmının gemisi batsa batsa, gördüğü en parlak ışığı deniz feneri zannedip, dümeni sığ sulara kırmaktan ötürü batardı." - k.i.s.d notu: kahramanın ismine dikkat!

"Köhne, ahşap evlerin tekerrürlerle örselenmiş, bakımsızlıktan sararmış cephelerine inat, seyirlik birtazelikti oymalı, fiyakalı taş evler. Karşıdaki dilini bilse de bilmese de, kendinden bahsetmeyi severdi taş evler. Ahşap olanlar ise içinde yaşayanların muhabbetini dinlemekten keyif alır, fazla konuşmazdı. Birinin yalnızlığından cisim buluyordu hayat; öteki ise ancak başkalarıyla birlikteyken vardı.

Görülmek ve göstermek üzerine inşa edilmişti taş evler; aten bu yüzden dış cepheleri gelip geçenlerin bakışlarıyla her dem yeniden sıvanıyordu.

Görülmemek ve göstermemek üzerine inşa edilmişti ahşap evler; zaten bu yüzden dış cepheleri yabancıların nazarlarıyla aşınıyordu
. "

"Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar" - k.i.s.d notu: seçilen kelimelere dikkat!

"Her yara iyileşir. Eninde sonundakabuk bağlar, üstünü kapatır. Gözlerden sakınır. Çünkü hiç bir yara görülmek istemez." k.i.s.d. notu: sertab'ın Yara isimli şarkısı burda çok iyi gider:)

"Gece, çiğnenmiş bir yemin gibi teselliye aç; üzerindeki ölü deriden kurtulmaya çalışan bir yılan kadar yeniliğe muhtaçtı. Gece, bu seyirlik dünyada kimsenin kimseyi görmediği tek zamandı."

Nazar Sözlüğünden: "Komşu kadın: Komşu kadın, hiç kapanmayan bir gözdür. Pencere önlerinden, dantel tüllerin ardından, balkon kenarlarından, duvar diplerinden, gözetleme deliklerinden ve bir de, pişirip dağıttığı aşurelerin içinden bakar."

"Mide bir masal diyarıdır.
Hudut boylarını çikolatadan muhafızlar bekler.
Muhafızları yiyince, hiç bir engel kalmaz rejimi bozanın önünde
."


Reklamlar: Bundan sonraki "Küçük mavi not defterimden" yazısında bir kaç kitap atlayıp "Baba ve Piç"ten yazılar yayınlayacağım.

Seslikitap Gönüllüleri

Seslikitap nedir?
- Genel olarak görme engellileri düşünerek hazırlanmış, kaset veya CD'lere okunmuş kitap.
Ne güzel değil mi? Bir parçası olmak da, bu sosyal sorumluluğu yerine getirmek de çok güzel. Paylaşmak çok güzel. Bende olanları vermek, paylaşmak, çoğalmak...

Süslü cümlelerimi daha fazla uzatamayacağım. Duygu sömürüsü gibi saçmalıklar yapmaya da hiç niyetim yok. Çok güzel bir faaliyetin tanıtımını yapmaya çalışıyorum sadece.

Boğaziçi Ünv. kütüphanesinde bu tarz bir çalışma yapılmaktaydı. Başka bir kaç yerde de yapıldığı bilgisini ekşisözlükten edinmiş bulunuyorum. Şimdi de Beyazıt Kütüphanesi Görme Engelliler bölümüne devredilecek sesli kitaplar hazırlamak amacıyla bir site kuruldu. Böylece daha fazla gönüllü aynı çatı altında toplanacak ve emek zayiatı olmayacak. Kayıt yapmak için illa ki kütüphaneye gitmek zorunda kalınmayacak. Evinde seslendirdikleri kitaplarla katkıda bulunan Seslikitapgönüllüleri onlar.

K.i.s.d de bu çalışmanın bir parçası oldu. Ve çok da mutlu oldu. Şimdi, öldükten sonra dünyada hala bir parçasının kalacağından ve kendi adına iyilik yapmaya devam edeceğinden emin:)

Sesli kitap gönüllüleri sayfasında her şey tüm detayıyla anlatılmakta, ama özetlemek gerekirse:
1-Daha önceden seslendirilmemiş bir kitabı seçiyoruz.
2-Kitap seslendirmeden önce hangi kitabı okuduğunuzu http://groups.yahoo.com/group/seslikitaplar/ grubuna üye olarak bildiriyoruz.
3-Siteden ses kaydeden programı indiriyoruz ve sitede anlatıldığı gibi bilgisayarımıza kuruyoruz.
4-Sitede anlatılan kurallara uyarak okumalarımızı yapıp CD'ye kaydediyoruz. Ve gönderiyoruz.

Bu kadar basit. Okuma süresinde bir kısıt yok. İstediğiniz zaman verebilirsiniz. Ne güzel değil mi? Hadi hepimiz okuyalm, okuyalım, okuyalımmm.

Katkı maddeleri sarmış dört bir yanımı

Katkı maddelerinden yana pek de sıcak duygular beslemediğim halde, çoğu zaman çaresizlikten katkılı yiyeceklerle beslenip büyümek zorunda kalıyoruz. Düzensiz kilo alımlarının, alerjik hastalıkların ve nice metabolizma aksaklıklarının nedeni de bu katkı maddeleri. Tamam paranoyak olmak istemiyorum ama bu adreste yazanlar da önemli ölçüde sinirlerimi gerdi. Hani bilimsel kaynak göstermeseler bu kadar endişe duymayacağım. Üzgünüm, üzgünsün, üzgünler. Peki biz, şehirlerde sera bitkisi misal cam arkalarında, her daim bilgisayar başı insanlar, biz ne yiyeceğiz biri onu da söylerse sevinirim şahsen.

Wednesday, March 22

Küçük mavi not defterimden (1)

Pinhan - Elif Şafak
-----------------------------
"Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan, kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın."

"Gelen gidende saklıdır,
giden gelende... saklı!"

"İsim dediğin, yüksekte uçanın belini bükecek, alçaktan geçenin başını doğrultacak; pervasıza perva, korkusuza korku katacak kadar kudretli idi."

"İnsanları izlerken, daha evvel hiç görmediklerini görebilir, hiç hissetmediklerini hissedebilirsin. Eğer bakmayı bilirsen gözlerin sana oyun etmez, dosdoğru görürsün. İçte saklı olanı, acıtanı, kanatanı görürsün. O vakit anlarsın ki o dediğin sensin, seyrettiğin kendi bedenin, kendi suretin; ağladığın kendi acıların. "

Hayalle hafıza ateşle su gibidir. Her biri ister ki bir tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. Hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister.

Hatırlamak için hayal kurmaya, hayal kurmak için de hatırlamaya muhtacız.

Hikaye de budur zaten. Bu andır. İçinde geçmiş ve gelecek, hafıza ve hayal barındırır. Her hikaye, ezeli evveli olmayan, alabildiğine hudutsuz bir andır. Ne başta, ne sonda, tam da ortadadır."

Çok hoşuma giden bir kaç benzetme:
-yoğurda bulanmış karıncalar için
"İnci taneliğine terfi edemeden mevta olmuş ayaklı çörek otları"
"gözlerinde çöreklenen çiğ sebze yeşili"


Reklamlar:
Mahrem - Elif Şafak bir sonraki yazımızda.

Belki üstümüzden bir kuş geçer...

Kanadından bir tüy düşer
İner döne döne gökyüzünden (havanın rüzgarlı olmaması lazım tabii, bir de bu cümle düşük şimdi, "bu şiirde gökyüzünden inen kuş mudur tüy müdür?" diye bir ÖSS sorusu çıksa cümle anlamına göre cevap c şıkkı:Kuş olurdu)
Hiç bir yüz güzel değil senin yüzünden (senin yüzünden derken surat olan yüz mü kastediliyor yoksa senin sayende hiç bir yüzü beğenmiyorum mu demek istiyor?)
Haydi kalk gidelim bu şehirden (keşke o kadar kolay olsa)
Gün doğarken ya da güneş batarken (neden gün ortasında daha kolay vasıta bulunmaz mı?)
Belki kuşlar geçer üstümüzden...

Evet sayın romantikler bir sonraki yazımda hepinizin çok sevdiği başka bir şarkıyı irdelemeyi planlıyorum. Saygılar sevgiler efem, evet, lütfen çiçekleri odama yollayın, sahnede yer kalmıyor, tuvaletimin 5 metrelik kuyruğunu sürüye sürüye gezemiyorum.evet, lütfen. teşekkürler, teşekkürler.

Monday, March 20

The Bastard of Istanbul - (Baba ve biiiip)

Elif Şafak okumalarımın geçmişi fazla değildir. Bir iki ay öncesine kadar benim için arada sırada Radikal'de güzel makaleler yazan bir yazardı. Roman okuma hazzını ortaokul yıllarında bol bol yaşamış ve doymuş olduğumu sandığımdan; ama asıl olarak okuduğum kitaplardan hikayeler dışında bir kazanım elde edemediğimden uzun süredir roman okumuyordum. (Alev Alatlı'yı tümüyle istisna tutarım tabi) Şehrin Aynaları'nı neden ve ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. Meraktı beni o kitaba çeken. Eskiden şiir yazardım ya, o şiirlerde ayna ve şehir benim için çok önemli ve kendini tekrarlayan öğelerdi. Belki de kendimden bir şeyler bulurum ümidiyle almıştım kitabı. Umduğumdan fazlasını buldum aslında. Dili akıcı ama asla çok sade değil, benzetmeleri değişik ve tam anlamıyla beni kitabın atmosferine, hikayesine, dönemine, kostümüne, ışığına, boyasına bulamakta. Böylece bir merak dalgası ile Araf ve Med-Cezir hariç bütün kitaplarını okudum. Beğendim, ortak özellikler keşfettim. Paranormal hadiselerin ve güçlerin normal hayatın içine aktığı hikayeler gördüm. Ve her okuduğum kitapta anlatılan karakterlerin sürekli arafta, yani arada, yani asılı kalmış olmasıydı ilgimi çeken. Tam olmak için yolculuğa çıkan Pinhan gibi, cüce ile devin aşkını anlatan Mahrem gibi, arada kalmış hayatının anlamından sıyrılıverip kendini nihilist kıyılara vurmaya zorlayan Asya gibi. Asya'nın adı bile çok manidar geldi bana. Aslında sanki adı Asya değil de Ortadoğu idi. Alt metnini okumak için kitabı ikinci kez okumak gerekiyor. Ama o kadar değişik ve Elif Şafak deyimiyle sivri dilli ki bu kitap, yani Baba ve Piç'ten bahsediyorum, okumaya da çekiniyorum tekrar.

Bir yumak sır var ortada, ve yazar tarihin kah gerisine kah ötesine gittikçe yumak çözülüyor. Okudukça bir kitap ailesinin sırlarına vâkıf olup o sırları taşımanın ağırlığıyla yer yer iki büklüm oluyorsunuz. Aklınıza kendi aileniz ve yaşanmış olabilecek yüzlerce hadise geliyor. Tarihin tozlu raflarına bakmak istiyorsunuz.

Elif şafak'ın kurgu metodunu seviyorum. Bazen Yeşilçam filmlerine benzese de (Baba ve Piç'in sonu biraz o taddaydı) önce yavaş yavaş kurup sonra da boşlukları doldurması hoşuma gidiyor. Parça parça öyküleri serpiştirip -inci taneleri gibi mesela- sonra umulmadık bir şekilde bağlantılar kurması -bir misina gibi- beni cezbediyor. Ayrıca rasyonalite ile sınırlandırılmış bir mühendis olarak akıl dışı, daha doğrusu beş duyumuzla ifade edemediğimiz olaylardan ve varlıklardan masalsı bir şekilde bahsetmesi beni çok eğlendiriyor. Büyüklere masallar misali.

Bir de Mahrem'deki Nazar sözlüğünü çok beğenmiştim.

Her neyse, okurken küçük mavi kareli not defterime bir sürü not almışım. Beğendiğim cümleleri yazmışım. Onları buraya yazacağım, okumamış olanlara fikir vermek açısından iyi olur diye düşündüm.

The Bastard of İstanbul'un bana hissettirdiklerini de tamamlanamamış şu cümle ile ifade etmeye çalışacağım:
Bir zamanlar bu ülkede rengarenk, çeşit çeşit insan, mutluluk içinde...

Güneşe methiye

Sevgili güneş,
sen doğmasan nasıl ısınırdı kemiklerim?
nasıl tomurcuklanırdı ağaçlar?
çiçekler nasıl mutlu olurdu, kuşlar neden bulur muydu cıvıldamaya?
hoş geldin...
iyi ki geldin, çünkü karanlıkta kendi izini sürmek hiç de kolay olmuyor.
belki de sen bir misalsin, bir aynasın belki de.
bir aynasın ve içinde pencere,
pencere bir göz misali içerden dışarıya, dışardan içeriye.
ruha bir ışık süzmek niyetindeysen, hoş geldin!

Wednesday, March 15

Gel Ey Güneş:)

Yok bu güneş bizim sınıftaki güneş değil canım. Merak etme sen.

Ya güneş doğsun ya da çıkarın beni bu ofisteeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeennnn.. Ayy. Çok bunaldım ben bugün, bilmem neden? Sabah dondum hava da pek soğuktu o da neden?

Belalı baldız ne demiş: "Mart kapıdan baktırır, kazla ördek yaktırır. " muahhhahaa...

Evet farkındasınız değil mi ben iyi değilim. Çünküm ben bir migrenli kişiyim ve şu anda başım ağrıyor aynı zamanda. ve sabahtan beri şu saçma sapan bilgisayar nesnesine bakmaktan gözümün önünde parlak nesneler oluştu. Peki onlar ne?

Daha eve gidip tavuk şinitzel yapacağım peki hayatın anlamı ne?

Ve de Avrupa Yakası pek bi komikmiş bu akşam, aman da ne güzel. Dün akşam suya ıslayıp da üstüne uyuduğum kestaneleri yapıp da yerim ben o zaman hihi. Bi de yürüyeceğim daha, öğrendim ki minimum nabız sınırım 138 imiş yağ yakmak için. Maksimum sınır ise 177 imiş benim için. Bu ikisi arasında belli tempolarla yürüyeceğim yani. Zaten sanırım 138 falan oluyordu benim nabzım koşu bandında genelde. Aman napim yürü yürü nereye kadar yahu. Yiyip içip yatıp şişmanlamayan bir organizma var mı bu dünyada? Var mı?

gel ey güneş, sensiz oldu günlerim zindan
bak ruhum kayboluyor, gidişi pinhan

Bu şiiri de ben yazdım.

Tuesday, March 14

Yasemin çayı içmek istiyorum

Evet, lütfen bana Yasemin çayı hediye edin, lütfen:) ehehehee... Çünküm, Mısır Çarşısı'na gidecek enerjim yok! Vaktim de yok zaten. Mis gibi kokan bişeyler istiyorum, ferah kokan bir ofiste çalışmak, geceleyin başımı mis gibi kokan bir yastığa koymak istiyorum. Bütün yumuşatıcı üreticilerine buradan sesleniyorum. KAYBOLMAYAN KOKU İSTİYORUZ!!! Bilhassa lavanta kokusuna ihtimam gösteriniz efem, olmuyor artık ama. Bir "hiç"e mi para veriyorum ühühüüü.

Dün sabah uyandığımda her sabah yaptığım gibi havayı koklamak için penceremi açtım. O an gözlerime inanamadım; çünkü bahçedeki küçümen bir ağaç patlamış mısır misali beyaz tomurcuk ve çiçeklerle donanmıştı. Ben uykunun sıcak koridorlarında çıkışı ararken birileri çalışmıştı anlaşılan. Çok mutlu, musmutlu oldum. Eşimi zorla kaldırıp ona da gösterdim mutluluğumu. Ve bu sevinç işe uzanan yol boyunca devam etti. Yol kenarlarında yeşil yeşil filizlenmiş ağaçlar artık her sabah benim tarafımdan sevgiyle gözlenmekte. Ve tıpkı çocuğunun büyümesini seyreden bir anne gibi onların yeşillenmesini seyrediyorum. Çok mutlu oluyorum.

Bu şehrin en çok baharlarını seviyorum. Neler olacağını biliyorum, rengarenk bir ahenk oluyor İstanbul. En güzeli de bir ay sonra erguvanların çiçekleneceğini bilmek. İşte o zaman...

Boğazda yalnız bile olsam, elimde bir kitap (muhtemelen Alev Alatlı olacak) bir yandan erguvanlara bakıp bir yandan da sevdiğim şehirde vakit geçirmenin ayrıcalığını yaşayacağım. Bunu bir daha ne zaman yapacağını bilmeyen, bugünü ve yarını belli olmayan tüm insanlar gibi, belirsizliklere alışıp belirsizlikle mutlu olmayı öğrenen insanoğlu gibi ben de her erguvan mevsiminin benim son erguvan mevsimim olabileceğini düşünerek güzele son defa bakmak için yalnız da olsam gideceğim.

Yazının sonunun Yasemin çayı ile bağlantısını kuramayanlara not: Kitap okurken neden olmasın?

Friday, March 10

Şark vilayetlerinde tababet üzerine

Sabah sabah günlük gazeteleri gözden geçirirken göze bir haber takıldı, okundu ve tarafımca üzerinde düşünüldü. Söylenmesi gereken bazı şeyler olduğu kanısına varıldı ve kendi köşe yazılarımın bulunduğu günlük açıldı.

Önce isterseniz habere bir göz atın.

Bunca zamandır sesimi çıkarmadım sustum bu ve benzeri konularda. Aslında burada iki mevzu var, birincisi hekim ithali, ikincisi de doğuya gitmeme mevzuu.

Hemen hemen tüm aile fertleri hekim olan bir vatandaş olarak kendi çevremdeki hekimlerin yaşantısını uzun yıllar boyunca analiz ettim. Bu kadar örnek model varken etrafımda benim de mühendis olmam kaçınılmaz idi zaten. Yorulmuş, yıpranmış, asla emeğinin karşılığını tam olarak alamamış ama hep vefayla çalışmış insanlar. Demek ki ben bencilmişim biraz ki onların gösterdiği bu yüce gönüllülüğü gösteremedim.

Başlayalım. Mesai saati belli olmayan bir babacık, her an çağrılmaya hazır ve nazır. Tıp fakültesini dereceyle bitirmiş. İlk ihtisasını askeri darbeye kurban vermiş, ikinci ihtisasını yapmış ardından. Sonra kura çekmiş, Diyarbakır. Terör zamanına çeyrek kala, sene 1987. Aklından durmayı bile geçirmemiş, gitmiş koşa koşa. İki küçük bebeği ve kendisi gibi hekim olan eşiyle, şark'a.

Kızı ilkokula Diyarbakır'da başlamış. 70 kişilik bir sınıfta. Sıralarda bazen 4 kişi otururlarmış. Çocuk okuldan defalarca hastalık kapmış ama hekim, ülkesine ve içinde bulunduğu şartlara bir kez olsun "öf" dememiş. Çocuğunu da tedavi etmiş, tedavi ettiği diğer yüzlerce masum gibi... Zaman zaman okulun eğitim seviyesinden memnun kalmayıp çocuğunu desteklemiş eşiyle, kitaplar almış, kendi de eğitmiş çocuğunu.

Ev sahibi onu hekim olduğu için kazıklarken de "öf" dememiş, aldığı maaşa 3 yıl üst üste hiç zam yapılmadığı halde.

Delinin teki çalıştığı hastaneyi yakmaya çalıştığında uykusundan fırlayıp düşünmeksizin koşmuş, onun özveriyle kurmaya çalıştığı bu hastaneye devlet ödenek bile yollamıyormuş oysa ki...

Gün gelmiş, görev süresi dolmuş. Hastanenin bekası için 1 sene daha orada çalışmış hekim, kurmaya çalıştığı sistemin yerleştiğine emin olma için. Yerine yeni biri gelecekmiş zaten, ve sonra memleketine istemiş tayinini. Oysa ki İstanbul'a dönme hakkı varmış .Dönüp zengin olma hakkı... O, ideallerindeki gibi memleketinde doktorluk yapmayı seçmiş. Kararını zaten yıllar önce verdiği için memleketine dönmüş.

Diyarbakır'dakiler onu asla unutmamışlar, yolları Adana'ya düştüğünde mutlaka ziyaret edip getirdikleri pestillerle, kuru üzümlerle teşekkürlerini sunmaya çalışmışlar.

Bunlar bu ülkede yaşandı, bu hekim benim babam. Ve onun onlarca arkadaşı İstanbul'da okuyup da dağıldılar dört bir yana. Sarıkamış, Van, Erzurum... Farkları neydi? Sanırım vicdan. Çok zengin olmadılar asla, istemediler bunu. Onların tek isteği bu ülkeye hizmet edebilmekti. Bence bunu hakkıyla yerine getirdiler. Bu dünyayı bırakıp gittiklerinde yetişmiş insanlar, vefa nedir bilen evlatlar, para almadan tedavi ettikleri yoksul insanlar, onlara müteşekkir yüzlerce-binlerce kişi bırakacaklar artlarında.

Şimdi, bu kadar nitelikli hekimler terör zamanında şarka gitmiş. Ellerinden geleni yapmış. Benim çocuğum İstanbul'da okusun diyebilirdi, dememiş. Bir şey fark etmiş mi, hayır. Çocukları şu anda Türkiye'nin en iyi okullarını bitirdi veya okuyor. İnsanlar bazen mantıklarını işlerine gelmeyen durumları işlerine gelir hale getirip bunu diğer insanlara da yutturabilmek için kullanır. Mesela:Ben doğuya gitmek istemiyorum, çünkü çocuklarımın iyi bir eğitim almasını istiyorum derler. Bu tez çürüdü, hadi bakalım. Ya da kitap yok kendimi geliştiremiyorum derler, kitap çok, internet her yerde. İnsanoğlu öğrenmek istedikçe öğrenir. Yoksa isterse kütüphanede yatsın kalksın bir şey fark etmez. Şimdiki hekimler fedakarlık yapmak istemiyor. Tek sorun bu. Devlet de onları özendireceğine Bulgaristan'ın, Romanya'nın hekimlerinden medet umuyor. Hayret! Benim dilimi bilmeyen, benim coğrafyamda yaşamayan insan benim halkımın hastalığına nasıl şifa olabilir. Kaldı ki, zaten dış mihraklarca yeterince gaza getirilmiş olan şark ahalisine bir de dışarıdan doktor mu getireceğiz. devlet şartları iyileştirmeli. Şark sanıldığı kadar ucuz değildir. Babamın maaşının yarısından fazlasını kiraya verdiğini bilirim ben. Biraz çok maaş versin doğuda çalışan hekimine. Bak bakalım gidiyorlar mı, gitmiyorlar mı? Yazık, çok yazık.

Wednesday, March 8

Çikolatalı puding

Dün akşam koşa koşa işten çıkarken şemsiyemi unutuvermişim. Bu gerçekle çılgınca yağan yağmurun altında kaldığımda yüzleştim. Gerçek soğuk ve ıslaktı, yeşil kaşe kabanımdan damlıyordu. Hızlı hızlı metroya ulaştım. Islaktım. Otobüse bindim, ıslaktım.

Ve evet yine her zamanki gibi Levent'te ışıklarda sarı ışığa rağmen yolun ortasında duran, kendisine kırmızı yandığında da hala yolun ortasında olan ve dolayısıyla geçiş hakkına sahip kişilerin geçememesine neden olan, 1 dakikayı kendine kar sanıp bize 15 dk ya mal olan o saygısız öküzlere kızdım. İçimden arabalarının camını indirmek geldi yaa. 3 dk yeşil ışık yanıyor o tarafta, bizim otobüsün çıkmaya çalıştığı yerde yeşil ışık süresi 1 dk bile değil. Bırakın geçelim niye sarının yandığını göre göre yolun ortasına gidiyorsunuz. Belli zaten ilerlemeyecek önünüzdeki trafik, tıkanmış. OOOF OF.

Otobüste ıslak ıslak kitabımı okudum. üşüdüm. Eve gittiğimde de ıslaktım. Isındım, yemek yedik. Yemekleri ısıtırken bir yandan da eşime puding yaptım. Hayır, hazır puding yapmadım. Ben genelde kullanmam zaten hazır krema, puding vs. Tarif basit aslında.
1 yumurta,
3 yemek kaşığı un (nişasta da olur, bende yoktu),
3 yemek kaşığı kakao, biraz portakal kabuğu rendesi,
1 paket vanilya,
5-6 yemek kaşığı toz şeker ve
4 su bardağı süt.

Önce şeker, süt ve vanilya hariç bütün malzemeleleri puding yapacağımız kabın içinde karıştırıyoruz, sonra yavaş yavaş soğuk sütü ekleyip homojen kıvama gelene kadar karıştırıyoruz. sonra ocağa...
Koyulaşana kadar orta ateşte karıştırarak pişiriyoruz.
Göz göz olmaya başlayınca şeker, portakal kabuğu rendesi ve vanilyayı ekliyoruz.
Birazcık fokur fokur oluyor ve altını kapatıyoruz.
Kaseleri ısıtıp yavaş yavaş pudingi kaselere paylaştırıyoruz.
Bu pudingi daha koyu kıvamlı yaparak pasta kreması olarak da kullanabilirsiniz. Görüldüğü gibi içinde yağ yok:)

Toplam 4 kase puding çıktı. Bizimki, 3 kaseyi akşam Barcelona-Chelsea maçını seyrederken yedi. Anlamadığım bir nokta var, eşim Amerikanya'da futbol sevmez idi. seyretmezdi, hatta biz daha çıkarken de sevmiyordu. Şimdi ne oldu anlamıyorum, hiç bir maçı kaçırmıyoruz. Çevre diyelim bari. Öyle işte.

Neyse, ben yemek günlüğü yazarı değilim ama hazır pudinglere karşı durmaya çalışan bir insan olarak bu tarifin en fazla 15 dk. aldığını söyleyebilirim. Değer mi o kadar katkı maddesini vücudumuza sokmaya.

Friday, March 3

Yorulmak

Ve aldığım zamın acısı çıkıyor her geçen gün. Yaklaşık 15-20 gündür o kadar yoğunum ki gün içinde canım çıkmakta. İşin biri geliyor daha o gidemeden yenisi geliyor. Ve bu iş dediğim şeylerin hepsi de külli manada bir geliştirme içermekte. Bu da tabii ki planladığım yazıları yazamamam anlamına geliyor ve üzülüyorum.

Ayrıca henüz kariyer anlamında yapmam gereken, öğrenmem gereken çok şey var. Madem ki ben bir sistem analistiyim, bunun bütün gereklerini yerine getirmeliyim değil mi? Ama ne yazık ki tam anlamıyla bu işi başarmak için yeterince operasyon, yeterince yazılım ve yeterince dil bilgisi gerekiyor. Atrıca sistem analiz-geliştirme araçlarından bahsetmedim bile henüz. Bütün bunları kazanmak için önümde uzun yıllar var ama enerjim yok. Böhühüüü.

Yorgunluk nasıl bir haldir, hala çözemedim. Vücudum yorgun değil ancak zihnim o kadar yoğun ki akşam erkenden uykum geliyor. Yapmak istediğim şeyleri yapmıyorum böylece. Rengarenk battaniyeme sarılıverip uykuya dalıyorum salon kanapesinde.

Bu böyle gitmez deyüp bazı reformlar yapmıştım oysa ki. Ne mi yaptım? Anlatayım:

Ben çayı çok severim. O kadar çok çay içebilirim ki kendim bile inanamam bazen. Üstelik de faydasına inandığım bir içecektir çay, ama her şeyin fazlası zarar. Ben de buna istinaden içtiğim çay miktarını azalttım. Günde 2-3 fincanla sınırladım. Sabahleyin çay yerine greyfurt suyu içmeye başladım. Öğleyin salata ve sebze ağırlıklı yemek yemeye mümkün oldukça fast food tarzı gıdalardan uzak durmaya çalışıyorum. Bitki çayı da içiyorum ama demek ki stres olunca bunların hiç biri yeterince faydalı olamıyor bünyeye. Spor mu dediniz, ekleyeyim. Gün aşırı koşu bandında 45 dk boyunca 5.5 km/saat hızla yürüyorum, e daha ne diyeyim ki. Olmuyor olmuyor.

Sera bitkilerinin ne hissettiğini çok iyi anlıyorum artık.

 
z_post_title="<$BlogItemTNe olurdu?t> z_post_title="<$BlogItemTAlgıda manyaklık...!t> z_post_title="<$BlogItemTSahi bir Ege vardı, ne oldu ona?t> z_post_title="<$BlogItemTBeyza Durmaz - Kokut> z_post_title="<$BlogItemTKüçük mavi not defterimden (2)t> z_post_title="<$BlogItemTSeslikitap Gönüllülerit> z_post_title="<$BlogItemTKatkı maddeleri sarmış dört bir yanımıt> z_post_title="<$BlogItemTKüçük mavi not defterimden (1)t> z_post_title="<$BlogItemTBelki üstümüzden bir kuş geçer...t> z_post_title="<$BlogItemTThe Bastard of Istanbul - (Baba ve biiiip)t> z_post_title="<$BlogItemTGüneşe methiyet> z_post_title="<$BlogItemTGel Ey Güneş:)t> z_post_title="<$BlogItemTYasemin çayı içmek istiyorumt> z_post_title="<$BlogItemTŞark vilayetlerinde tababet üzerinet> z_post_title="<$BlogItemTÇikolatalı pudingt> z_post_title="<$BlogItemTYorulmakt> d="stats_script" type="text/javascript" src="http://metrics.performancing.com/bl.js">