>

Aradığın aslında nedir ki?

Thursday, April 27

Yemek etkinliği

Bu ayın yemek etkinliği "Çilekli tarifler". Ben de yemek blogu kişisi olmadığım halde bu çok sevdiğim meyve ile daha önce hiç denemediğim bir şey yapmaya karar verdim. Henüz ne yapacağımı bilmiyorum ama 15 Mayıs'ta göreceğiz:)

Farkında mısınız bu sene çilekler çok leziz ve ucuz? Herkese afiyet olsun.

Monday, April 24

Odadan Çıkış Oyunları ve garip havuçlu tatlı

Bu aralar takmış durumdayım, odadan çıkma oyunlarına, adamcıkları kurtarma oyunlarına sardırmış durumdayım. Ne olacak bu halim? Soruyorum, ey bu oyunları kodlayan kişiler, derdiniz neydi sizin Allah aşkına?

Bu derdimi paylaşmak ve azaltmak için de bir adres vermek istiyorum. Eğer siz de bu tarz nesne bulma, ipucu çözerek odadan çıkma oyunlarından hoşlanıyorsanız buraya bakabilirsiniz. Ben İngilizce istemem derseniz, buraya da bakabilirsiniz.

Haftasonu havuçla değişik bir deneme yaptım. Daha çok 2 yaşındaki bebeklere mamalar ayarında olmasına rağmen bana, yıllar önce samimi olmadığım bir arkadaşın annesinin yaptığı ve utanıp tarifini isteyemediğim tuhaf ve leziz şeyi anımsattı. Belki bunun bir adı vardır ama ben bilmiyorum. Hikaye şu şekilde gelişti efendim: Buzdolabında 4 adet havuç bulmuştum. Bu 4 havucu yıkadım, soyup rendeledim. Sonra küçük tavada 3 çorba kaşığı şeker ekleyerek ateşin üstünde çevirdim. Suyunu bıraktı ve söndü havuçlar. Derin ve büyük bir kaseye bir paket (tekli paketlerden) petit-beurre bisküvi ufaladım. Havucu bisküvilerin üstüne boşalttım. Yarım çay bardağı kadar iri çekilmiş ceviz ve bir avuç kuru üzüm ekledim. Bir de 4 tane, güneşte kurutulmuş doğal kayısı ekledim tavla zarı şeklinde doğrayarak. Sonra bunları bir güzel karıştırdım. Öyle ki, havuçla bisküviler birbirlerinde fani oldu. Un helvası kıvamına dönüştü. Sonra bastıra bastıra üstünü düzelttim, üzerine hindistan cevizi serptim. Biraz da çikolata sosu süslemesi yaptım. Bu kadar. Tadı güzeldi. Ama asıl bu akşam bakmak lazım tadına, dolapta bekliyor zat-ı şahaneleri...

Herkese mutlu ve sendromsuz pazartesiler dilerim.

Saturday, April 22

Geciken fotograflar





Tembelligimden oturu bir turlu ekleyemedigim fotograflardan 4 tanesini bugun paylasabiliyorum. Tanrim, ne sancili bir surec bu sanat! ehehe

Ilk fotografi esim cekti, digerleri de bana aittir. Butun haklari mahfuzdur.

Wednesday, April 19

Haftasonu ve Küçükayasofya

Hafta sonum çok güzel geçti, tabii ki muhteşem havanın etkisiyle... Canlarım, uzaklardaki arkadaşlarım, Türkiye'ye ve İstanbul'a döndüğünüzde hepinizle yaşamak istediğim güzel anıları bu haftasonu eşimle yaşadım:) Napim, gelin siz de artık, Allah Allah. Özenin ve bir an önce gelin diye ballandıra ballandıra anlatacağım. Hatta ve hatta yarın, (tabii eğer bu akşam bilgisayarı evin reisinin kucağından alabilirsem) haftasonu çekmiş olduğum bazı fotoğrafları da koyacağım.

Cumartesi günümüz telaşla kalkıp sabah kahvaltısına yetişmeye çalışarak başladı. Dağ başı denen mevkide oturduğumuz ve hala da niyetlenip bir araba almadığımız için otobüse talim ettik. Meğer bizim kestirmeden gider sandığımız otobüs 3 mahalle dolaşacakmiş da haberimiz yokmuş. Son mahallede artık dayanamayıp (ki zaten açlıktan ölecez, o derece) indik otobüsten ve atladık bir taksiye. Taksici de çılgın sürücü çıktı, bir sollamalar yapıyor bir sürat ki sormayın. Sonunda iki vatandaş ile kavga etmesine ramak kalmıştı ki, arabasında bir bayan (bu benim) olduğunu belirterek kavga etmedi. Yoksa bu alemin en delisi oymuş, öyle dedi. Neyse ki sonradan akıllı uslu sürmeye başladı ve evet, kahvaltı mekanımıza geldik. Ben açık büfe yoktur, serpme ile idare edeceğiz sanarken bir de baktık ki Allaaaah, açık büfe... loy loy loy nidaları eşliğinde tabaklarımız alıp bir o peynir, bir o zeytin toplamaya başladık. Ben ekşi bir reçeli -sanırım ahududu reçeliydi- ve cevizli ekmekçikleri çok tuttum. İkisi iyi gitti. İstanbul Boğazının kıyıcığında, mis gibi güneş, mis gibi bir hava, ve kahvaltı tabaklarımızda mamalar... mmm pek keyifli pek güzel idi. (burdan herkese, özellikle Teksas illerine selam ederim) Tabi elimde fotoğraf makinası, boş durmadık, çektik hep.

Fotoğraf makinamı çok beğeniyorum, dijital bir makina ve SLR olmamasına rağmen (paraya kıyıp da bir SLR almadım gitti, neyse araba alalım da önce..ehehhe) renk kalitesi, çözünürlüğü ve netliği mükemmel. Çektiğim fotoğrafların pek azında renkleri beğenmedim. Fotoğraflar basıldığında daha bir güzel çıkıyorlar üstelik. Ve eğer, çok profesyonel takılmayacaksanız bu makinayı tavsiye ederim: Canon Powershot G3. SLR makinalardan da en çok Nikon D70'i beğeniyorum. Ama tek objektif yetmez o zaman aç gözümü doyurmaya, bir çanta dolusu objektif taşımak da istemiyorum. Neyse.. konuyu dağıtmayalım.

Uzun kahvaltıdan sonra, yürüyerek Üsküdar'a vardık. Tabii bu esnada, sağda solda güzeller güzeli lalelerin varlığı bizi memnun etti. Rengarenk laleler, rengarenk menekşeler, ne güzel. Aslında erguvanların açmasını bekleyecktik bu gezi için ama erguvanlar henüz çiçeklenmeye başlamıştı, tomurcukları patlamamıştı daha. Asıl, Boğaziçi'nde olmak lazım erguvan mevsiminde. O ne güzel bir mor renktir öyle, o ne güzel bir endamdır. Aşk mı bilmem, tutkuyla bağlıyım erguvanlara...

Üsküdar'dan motorla Eminönü'ne geçtik. Cağaloğlu'nda kitap bakacağız, maksat o. Motorda üst kattaki açık yerde oturduk, püfür püfür rüzgar saçlarımı dağıttı. Kaküllerim Fransız bayanların kakülleri gibi şekil aldı, tuhaf pozlar verdim fot. mak.a. Eminönü'ne gitmişken, alacağım saç düzleştiricisi için Doğubank'a bakayım dedim. Doğubank'ta bulamadım (hayret)! Tam Altın Han'a mı baksak diye düşünüyorduk ki, bir Philips bayisi gördük. Oradan aldık alacağımızı. Ve ben de sürekli 15 YTL verip fön çektirme eziyetinden kurtuldum. Saç düzleştirici için buraya bakıp, özelliklerini öğrenebilirsiniz. Açıkçası, sıcaklığının ayarlanabilir olması ve 30 sn. de ısınması gibi çalışan ve sabah acele bir şekilde hazırlanmak zorunda olanlar için ideal özellikleri var. Bkz. reklamlar, ehehhe.

Her neyse, yürüyüşümüz Cağaloğlu'na ve oradan Beyazıt sahaflara uzandı. Güzel bir yürüyüştü. İşlerimizi de halledebildik ki en güzel tarafı bu bence. İstanbul'un şu özelliğini seviyorum: aradığımız herşeyi ama herşeyi bulabiliyoruz. Aradığımız şey bir nostaljinin içinde, muhteşem ahşap binaların arasında veya deniz kıyısında olabiliyor. İstendiğinde her şey güzel bu şehirde. (Tamam trafiği, saygısız insanları ve hayat pahalılığını...vs. şu an için düşünmeyelim)

Ve dinlenmek için, Beyazıt meydanındaki salaş çay bahçesine oturduk. Havuz fıskiyesinden fışkıran suların ardından buğulu bakan caminin fotoğraflarını çektim. Eşim kitaparını karıştırdı, çay içtik miss gibi. Ve içimize bir macera tutkusu düştü. Küçük Ayasofya'ya uzun zamandır gitmiyorduk!

1500 yıllık bir geçmişi olan Küçük Ayasofya Camisi, İstanbul'un kullanılabilen en eski yapısı. Bende anıları eskiye uzanır ama kendi anıları kim bilir nerelere uzanıyor? Caminin bir de medrese-külliyesi var, eskiden öğrenci yetiştirme amaçlı ve aş evi olarak kullanılan bu kısmı günümüzde Türk El Sanatları kursu, ney kursu, sahaf ve restoran olarak kullanılmakta. Nargile içebileceğiniz bir çay bahçesi de mevcut. Üniversite yıllarında, çok yakın arkadaşlarımla gider, hem o zamanlar pazar günleri saat 5te toplanıp klasik Türk müziği icra eden diğer gençleri dinler, hem de nargile, kahve veya yemekle sohbetimizi tatlandırırdık. Kitaplardan konuşurduk sıklıkla. Eşimle çıkmaya başladığımız zaman, onu da götürmüştüm bu eski mi eski, kayıp mı kayıp yere. Anıları yad etmek için tekrar gitmeye ve Yesevi Sofrası'nda tatlı yemeye karar verdik. Uzun bir yürüyüşten sonra vardık Küçük Ayasofya'ya. Ama o da ne, restorasyon adı verilen ama restore değil de tahrip izlenimi oluşturan bir girişim vardı cami etrafında. Cami kapatılmıştı. Bereket, Yesevi Sofrası açıktı ama sütlü tatlı yoktu. Biz de çay ve köpükü mü köpüklü Türk kahvesi içtik peşpeşe. O eski mahallenin en eski sakininin sükunetinde dinlendik, geçmişe uzandık. 1500 yıldır civarında dinlenen, uğrayan ve iz bırakan ata ruhlarını saygıyla selamladık. Restorasyon nedeniyle güzel fotoğraflar çekemedik ama ruhumuzu huzur denizine saldık ve yetti.

Küçük Ayasofya'nın huzurunu içimize çekerek ayrıldık oradan. Bir taksiye atlayıp sırayla Arasta Çarşısı ve Büyük Saray Mozaikleri müzesini (muhteşem bir yer, mutlaka görülmeli) selamlayarak Sultanahmed meydanına çıktık. Meydanda bir trafik ki sormayın. Yine de laleler, gruba davranan güneşin güzelliği ve mekan bizi mutlu etti. Günümüz de bu şekilde sona erdi.

Fotoğraflar çok yakında burada olacak.

Pazar günüm ise klasik: evi topla, temizle, yemek yap şeklinde geçti. Bir de Ice Age II izlendi. Birincisinden daha güzel olduğuna karar verildi. İzlenmesi elzem filmler arasında yerini aldı efendim.

Son olarak pazar günü, evcini'nin sitesinde gördüğüm ve anlatılışını çok beğendiğim profiterolü denedim. Çok güzel oldu ya, inanamadım. Malzemeden bir sürü profiterolcük çıktı, ben de yarısını dondurucuya attım ki misafir geldiği zaman alnımın akıyla "hoşgeldiniz!" diyebileyim değil mi? Sadece çikolata sosunu hazır almak zorunda kaldım, çünkü çok yorulmuştum. Ayrıca markette krema da bulamamıştım ki sosu olması gerektiği gibi hazırlayayım. Bir dahaki sefere Carrefour'a gittiğimizde bu detayları unutmayacağıma kendi kendime söz verdim. Ama çok sevinçliyim ,çünkü profiterol yapabiliyorum. Çok teşekkürler EVCİNİ. Kralsın! Ya da Kraliçe!

Monday, April 10

Gitmiş!

Sevgili Banu, nedendir bilinmez blogunu kapatmış. Üzüldüm çok, umarım tekrar yazarsın Banu. Bize Amerika'dan bildireceğin çok şey olduğunu düşünüyordum. Yanılmadığımı sanıyorum. Görüşeceğiz biliyorum.

Ah 9/11 vah 9/11

Fahrenheit 9/11 belgeselini izlemeyen var mıdır acaba orada? İzlemediyseniz mutlaka bulun ve izleyin derim. gerçi seçim öncesi Bush karşıtı kampanyanın bir parçası olmaktan öteye gidemedi ama aslında bu belgesel bazı gerçekleri yalancıların yüzüne yüzüne çarpmaktaydı kendi kabiliyetince.

Amerikadayken orada oluşturulan atmosferi gözlemleyip anlamaya çalışmıştık. İnsanların nasıl da kandırılıp uyutulduklarını biliyoruz maalesef. Ve işin komik yanı, hani bir fıkra vardır şu ülkeye bunu sormuşlar şunu demiş diye diye gider de Amerikalılar da "dünyanın geri kalan kesimi" kısmını anlamamış diye biter ya. Aynen öyle bir memleket işte ABD. Dünyanın geri kalan kısmı umurlarında olmayan ve bunun nedeni de bilgisizlik ve cahillik olan bir ülke orası. Seçim konuşmalarında Irak'taki savaş ve katliam konusunda doğru düzgün bir gerekçe gösteremeyen ve mütemadiyen saçmalayan bir adamı tekrar başkan seçebilecek kadar kafası çalışmayan insanlarla dolu ağzına kadar. ( Bush ve karşısındaki liderin katıldıkları tartışma programları Saturday Night Live'a malzeme oluyordu, daha ne diyim)

Bu sabah gelen bir e-posta bana çok farklı şeyler düşündürdü. Özellikle ülkemizin içinde olduğu şu durum canımı yakarken, artık insanların sırf güce sahip oldukları için istediklerini yapmalarında bir sakınca görmemeleri beni çileden çıkartıyor.

Herneyse, e-posta ile gelenleri paylaşıyorum:

Bir programda bu konuyla iligli iddialar görmüştüm. Orada, Pentagon'a çarpan şeyin bir Boeing olmadığını kanıtlamışlardı. Pentagon'daki deliği ve Boeing uçaklarının boyutlarını animasyonla kıyasladılar ve o kadar büyük bir uçağın kat be kat daha fazla bir çökmeye neden olması gerektiğini kanıtladılar. Ayrıca binlerce galon uçak yakıtının cehennem gibi bir ateşe neden olacağını ifade ederlerken (ki Dünya Ticaret Merkezi'nin çökmesinin ana nedeni olarak yüksek ısının çelik taşıyıcıları eritmesi gösteriliyor. Ancak orada da patlamalar olduğuna yönelik ciddi iddialar var. Herşey bir yana, ikiz kuleler inanılmaz bir biçimde kendi içine çöküyor! Uzmanlar böyle bir çökme için çok yoğun hesaplamalar yapmak zorunda kalıyorlar!) yanmamış ve açık kalmış bir kitabın resmini gösteriyorlar! aynı resimde yanmamış mobilyalar ve kırılmamış bir monitör görünüyor!

İşte Amerika'nın tüm dünyadan sakladıkları.. Biraz vakit ayırıp aşağıdaki linki TIK layın. Göreceksiniz ki Pentagon'a çarpan uçak mı yoksa Irak'a girmenin anahtarı mı ?

http://freehost16.websamba.com/pentagonym/pentagon.htm

Migren hakkında

Geçen günüm migrenle geçip gitmiş ve cuma günü işe geldiğimde herkes bana ne olduğunu öğrenmek istemişti. Sorulara cevap verirken aslında çevremde bildiğimden daha çok migren hastası olduğunu öğrendim. Migrenle ilgili kısa, bilgilendirici bir yazı yazmaya karar verdim. Ben şanslı bir migren hastasıyım çünkü teyzem İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi'nin Nöroloji Anabilim dalında ihtisasını yapmış, konusunda oldukça etkin bir nörolog. Kendisi beni denek olarak kullanmakta ben de onun ilminden istifade etmekteyim.

Migren bir kaç yıl öncesine kadar bir başağrısı tipi olarak tanımlanıyordu; şimdi ise nörolojik bir hastalık olarak kabul ediliyor. Genetik faktörler bir çok hastalık gibi migrende de etkisini gösteriyor. Ailenizde migren hastası varsa sizde de bu rahatsızlığın ortaya çıkması olasılığı ailesinde migren hastası olmayanlara göre daha yüksek.

Migren ve buna bağlı şikayetlerin ortaya çıktığı yaş ve dönem de kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Genel olarak hormonal değişimlerin migreni başlatabildiği bilinmekte. Örnek vermek gerekirse doğum kontrol hapı kullanmak, hamilelik, menopoz...vb. Östrojen hormonunun fazla salgılanması migren olasılığını artırıyor. Doğasından ötürü bu rahatsızlık bayanlarda daha sık görülmekte. Ayrıca stres, depresyon ve bazı göz hastalıkları da migrene yol açabiliyor.

Kişi kendine migren teşhisi koymadan evvel (malum Türk'üz biz!) mutlaka bir nöroloji uzmanına danışmalı, çünkü benzer belirtileri gösteren çok daha ciddi bir rahatsızlık söz konusu olabilir.
Migrenin tipik özelliği yarım (tek taraflı) baş ağrısıdır. Bu ağrı zonklama veya nabız atmasına benzer şekilde olabilir. Kimi zaman mide bulantısı da eşlik eder. Migren ağrısı ve beraberindeki şikayetlerin yaşandığı döneme "atak" adı veriliyor. Migren atağı esnasında hasta ışık, ses ve kokuya aşırı hassasiyet duyar. Genel olarak karanlık bir odada yatma isteği duyulur.

Migren atakları 3-4 saat sürebildiği gibi bu süre 72 saate kadar da çıkabilir. Yaşam kalitesini düşüren bu rahatsızlıktan en iyi kaçınma yolu etkenleri belirleyip onlara maruz kalmamaktır. Atak belirtilerinin ortaya çıkmasını hızlandıran etkenlere "tetikleyici" adı verilmiş. Tetikleyiciler kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Genel olarak düzensiz uyku, düzensiz öğünler, kafeinli içecekler, çikolata, mayalanmış ürünlerin (peynir, kırmızı şarap, yoğurt ... vb) ayrıca aşırı gürültü, dumanlı, havasız ortamlar, aşırı üzüntü ve sevinçler belli başlı tetikleyicilerdir. Kişi kendi tetikleyicilerini belirleyerek uzak durmaya çalışırsa atakların arası açılıyor. Ayrıca migren rahatsızlığı olan kadınların doğum kontrol hapı kullanmamaları, rahatsızlıkları konusunda kadın doğum doktorlarını da bilgilendirmeleri gerekiyor.

Alınabilecek belli başlı tedbirler ise düzenli uyumaya çalışmak ve düzenli yemek yemek. Bu nedenle migren hastalarının ara öğün kavramını benimsemeleri gerekiyor. Az az ve sık sık yemek!

İlaçlar aleminde ne gibi gelişmeler var? Migren geçer mi? sorularının üzerinde de durayım. Migren hormonal bir değişimle başladığı gibi hormonal başka bir değişimle de bitebiliyor. Mesela menopoz ile kaybolabiliyor veya doğum sonrasında geçebiliyor, atakların arası açılabiliyor. Ama kesin olarak geçer demek şu anda mümkün değil.

Tıp sürekli gelişen, büyüyen ve bazen de değişen bir bilim. Ar-Ge'nin süregeldiği bilim dallarından bir tanesi. Dolayısıyla gün geçmiyor ki yeni bir ilaç bulunmasın. Ağrı kesicilerin bir çoğu, hatta hemen hemen hepsi migren söz konusu olduğunda işlevini yitirir. Migrene özgü ilaçlar geliştirilmiş olup atak belirtileri ortaya çıkmaya başlarken alınmaları gerekiyor. Yani, ilaçları hep yanımızda taşıyacağız. (Ben iki farklı ilacı denedim, isimlerini vermeyeceğim ama mavi olan daha etkili, pembe olanı içtikten sonra ağrı geçiyor ama iki gün sonra yeni bir atak olarak geri dönüyor, buna rebaund etkisi deniyor - mavi mi pembe mi, Matrix gibi oldu). Bunun yanısıra, migrenin nedeni eğer depresyon ise antidepresan kullanılması da şikayetlerin azalmasını sağlıyor.

Otlar ve macunlar dünyasında olup bitenler nelerdir? En son karabaşotunun migrene iyi geldiğini duydum. Büyükbabam da almış annemle bana, tarifine göre demledim içtim bir süre. Hiç bir etkisi olmadı. Düzenli içmek gerekiyor herhalde. Yorumlarda bir arkadaş Japon yağını sormuş, walla ister Japon ister Amerikan olsun ot ve yağlardan medet ummayı kestim, umutsuzum, ama kanser veya kalp hastası olmadığım için de şükrediyorum. Önünde sonunda 3 günlük baş ağrısı:)

Friday, April 7

Migrenle geçen bir günün ardından

Çarşamba günü yorucu olmasa bile yıpratıcı oldu. Malesef ki nicedir gelmiyor diye sevindiğim migren dostum, ziyaretime gelmişti. Öğleden sonra saat 4 sularında kapımı çaldı, içeri gir demediğim halde geçti kuruldu BAŞ köşeye. Akşam eve kadar benimle geldi, utanmadan benimle yatağa bile girdi. Bu kadar arsız bir şeye ben daha ne diyeyim bilmem ki.

Dolayısıyla dün, perşembe günü, işe gelemedim. Kafamın yarısında bir yumru hissi ve midemdeki tuhaf bulantıyla biraz yattım. Uykum kaçınca da kahvaltı yaptım. Olmuyor, geçmiyor derken annemi hatırladım birden. Zira migren biraz da ırsi bir rahatsızlık olup annemi de pek sevmektedir. Anneciğim ağrının geçmek bilmediği saatlerde yatmaktan bunalınca -ki yatınca acı daha çok hissediliyor- kalkıp temizliğe girişirdi. Ben de anneme öykünerek evin altından girip üstünden çıktım. Resmen bahar temizliği oldu. Sonunda baş ağrım da oldukça hafiflemişti.

Elim değmişken çamaşırlar yıkandı, yatak odasında milyonlarca yıldır üstü toplanmadığından toz kaplamış olan tuvalet masasıyla özel olarak ilgilenildi. Hatta ev için yeni projeler üretildi. Seslendirilmekte olan kitaptan 20 sf daha okunarak hataları düzeltildi. Yemek yapıldı. İyi ki başım ağrımış denildi. Gerçekten işleyen demir ışıldamış oldu. Işıl ışıl bir kafayla işe gelindi. Yarın da cumartesi, umarım yağmur yağmaz da erguvan cumartesisi yaşarız.

Wednesday, April 5

Türkiye için 100 milyon mesaj



Tema'nın bu yeni kampanyası kendi sitesinde şu şekilde tarif edilmiş:

"Proje çerçevesinde herhangi bir ücret ödemeksizin adınıza 20 sms reklam gönderilmesine izin verdiğiniz takdirde, adınıza 9 meşe tohumu toprakla buluşturulacaktır. Türkiye de ilk defa uygulanan hedef kitle temelli Türkiye İçin 100 Milyon Mesaj Projesi’nde amaç yüksek katılım sağlanması ve reklam verecek sponsorlar ile meşe tohumlarının ekimi için gerekli desteğin teminidir."

Büyük şehirlerde karış kadar yeşil alan kalmayacak diye korkan arkadaşlar, desteğinizi bekliyoruz.

Tuesday, April 4

Yaseminli yeşil çayyy

Yeşil çay, yeşil çay, yaseminliii yeşil çayyyyyyy.

Geçen gün yasemin çayı istiyordu ya canım, o mis gibi yasemin kokusuna hasrettim ya hani, dün şirket mutfağında bir mucize yaşadım. Canım çay içmek istemiyordu, bari yeşil çay içeyim dedim. Yeşil çayı salladım kaynar suya, yeni aldığım şirin şipşirin, mor bereli kız desenli kupamın içine yayılan yeşil renklere baka baka masama gittim. Çalışırken bir yudum aldım yeşil sıvıdan, o da ne, YASEMİN tadı var.


Yasemin tadı oley!!!

Bu o kadar güzel ve leziz olmuş ki çok beğendim. Katkısı olan herkese teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim.

Sobelenmişim, çok heyecanlandım!

Sobelendim ben. Banu sobeledi. Sanki birisi habersizce evime gelmiş, oturmuş da beni bekliyormuş gibi bir his kapladı içimi. Sobelenmekten kokuyormuşum demek ki. Belki de özelime, gizlime ve gizlemek istenene dair bir şeyler söylemek gerektiğindendir. Üstelik sorular da zor. bir nevi anket adeta. Yani, beni bileniniz bilir, bir konuşmaya - yazmaya başlarsam durmak bilmem, ona göre:) Ama şükredin ki işim var biraz, kısa kesicem.

---------------------------------------------------------------------------
1. sual: Sevgi nedir?

Sevgi, ne sevgisi olduğuna göre değişir. Çocuk sevgisi fedakarlık, şefkat, koruma, yardım etme, sonunda kanat takıp uçurma şeklinde tanımlanabilirken eş sevgisi kızsan da affetme, yorgunluktan ölsen de yemek yapma, gecenin bi saatinde canı doğal puding çektiğinde kalkıp yapma ve evliliğin özünü oluşturan şey yani geri çekilmek gerektiğinde geri çekilmeyi bilmektir kanımca.
---------------------------------------------------------------------------
2. sual: Yeniden doğsam?

Yine bu kız olmak isterdim. Keşkelerle zaman kaybetmemeyi öğrendim son bir yılda. Hayat bir şekilde birbirine bağlantılı olayların oluşturduğu bir hikaye, şimdi taşlarımın arasından birini çıkarsam diğerleri de dökülecek. Adana'da yaşamasam lise okumak için İzmir'e gitmeyebilirdim, İzmir'de okumasam Boğaziçi'ni kazanamayabilirdim, ve Boğaziçi'ne bir öğleden sonra eşimle tanışmayabilirdim. Öyle işte. Bunun devamı da vardır daha ama yaşanmadığı için bilinemiyor.
---------------------------------------------------------------------------
3. sual:Sizi en çok duygulandıran şarkılar?

Ben bir yengeç burcu kişisi olduğum için maalesef her türlü şarkı farklı zamanlarda beni duygulandırabilmiştir. Hatta insanların göbek atmak amacıyla dinledikleri parçalarda bile bu bünye bazı hüzün kırıntıları bulabilmiştir. Ama yine bir yengeç burcu kişisi olarak duygudurumum da çok değiştiği için şarkılardan hemen bıkıp artık aynı melodiyle hüzünlenmeyebilirim de. Ama tüm zamanlarımın beni en çok duygulandıran ve hep duygulandıracak olan şarkısı, içinde anı saklı, Düş Sokağı Sakinleri-Gayret Et Güzelim.

Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar, yanlış bir öyküdeyim beni yeniden yaz.

Diğer bazıları:
1- Gel Ey Seher - Polad Bülbüloğlu
2- Sarı Odalar - Sezen Aksu
3- Aramadın Aylardır- Metin Özülkü
4- Selvi Boylum - Zara
5- Abdel Kader - Khaled (bu şarkı aslında çok matrak ama hüzünleniyorum napim!)
---------------------------------------------------------------------------
4- En çok etkilendiğim şair?

Ben eskiden çok şiir yazardım, hatta o zamanlar yazar falan olacağım düşünülürdü. Neye niyet, neye kısmet. Etkilendiğim derken, şiirlerini beğendiğim şairler İlhan Berk ve Attila İlhan. İki üstadı da çok severim. Mehmet Akif Ersoy'u da ayrıca severim.
---------------------------------------------------------------------------
5-İsminizin ne olmasını isterdiniz?

Ben ismimi çok seviyorum. Hem anlamını hem de beni tarif eden yanını seviyorum ismimin. Kişilerin de isimleriyle bütünleşmeleri gerektiğini ve bu nedenle isim koyarken çok dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum. Küçükken bi aralar adımın Pelin olmasını istemiştim ama şükrediyorum ki Pelin değil adım. Yoksa benimle "Bak! Pelin'e Pelin'e" diye dalga geçebilirlerdi:) ehehhe)

Buraya bir madde ekleyeceğim izninizle,

5.b- İsminizin ne olmasını istemezdiniz?

Sûde olmasını istemezdim çünkü Sûde dövülmüş, sürülmüş, ezilmiş manasında Farsça bir kelime. Kezban'ı da istemezdim çünkü Kezban da Arapça'da "yalancı" manasına geliyor. Aleyna da olmasın, onun da manası: üstüne. Yani mesela senin üstüne çay döküldü cümlesindeki gibi "üstüne". Diğer istemediğim isimler: Okşan, Arzu, Alev, Pırıl çünkü bunlar da çok iddialı isimler, janjanlı yani. Uzatamayacağım, bu kadar. (iyi ki uzatmadın k.i.s.d)
---------------------------------------------------------------------------
6-Hiç aşık oldum mu?

Aşkın tarifi nedir, veren olursa ben de bu soruyu cevaplarım.
---------------------------------------------------------------------------
7- Hayatımı değiştiren olay (lar):

7.a-Lise için İzmir'e gidişim. İzmir'de kendi kendimi idare etmeyi, büyükşehirde kaybolmadan dolaşmayı, gezmeyi, gerçek dostluğu, karşılıksız yardım eden insanların olduğunu öğrendim. Kendim olmayı, kendi hayatımdan sorumlu olmayı öğrenmeye başladım.

7.b-Eşimle tanışmam. Hayatıma giren onlarca akrabası, farklı bir çevre, yeni dostlar, yolculuklar, bir insanla aynı evi paylaşmaya başlamak, ona alışmak ve artık onsuz yapamamak.

7.c-Boğaziçi'm. rengarenk bir okul, pırıl pırıl insanlar, muhteşem manzara, belalı kediler, öğrenci evi hayatı, eve tamirci çağırmak, evde akrep öldürmek, yalnız kalmak, kaçası gelmek, bol ders, bol proje, hocalar, stajlar, bitirme tezi, canım arkadaşım A., elma çayı, tarçınlı karanfilli çay, canım ev arkadaşım C., C ile dağıttığımız zamanlar, mezuniyet ve mezuniyete inanamamak, "bitti mi, gidecez mi?" demek.

7.d-İşe başlayışım. Artık para kazanmak, tatil planları yaparken daha geniş düşünebilmek, bazı şeyleri satın alabilmek, işten eve gelip yemek bile yapabilmek, haftasonlarının ve tatillerin değerini anlamak, sorumluluk ne demekmiş öğrenmek, stresi daha da bi doygun yaşamak.

Oh be, yazdım yazdım ne yazdım. Sözlerimi bitirirken sobelenmediyse Sunthing'i sobeliyorum.

Eklenti: Sunthing hanım çoktan sobelenmiş, ayrıca kendisini tebrik ederim. Nişanlanmış! Ben de bew kardişi sobeliyorum o zaman. Keyiflensin diye mi? Bilmem!

 
z_post_title="<$BlogItemTYemek etkinliğit> z_post_title="<$BlogItemTOdadan Çıkış Oyunları ve garip havuçlu tatlıt> z_post_title="<$BlogItemTGeciken fotograflart> z_post_title="<$BlogItemTHaftasonu ve Küçükayasofyat> z_post_title="<$BlogItemTGitmiş!t> z_post_title="<$BlogItemTAh 9/11 vah 9/11t> z_post_title="<$BlogItemTMigren hakkındat> z_post_title="<$BlogItemTMigrenle geçen bir günün ardındant> z_post_title="<$BlogItemTTürkiye için 100 milyon mesajt> z_post_title="<$BlogItemTYaseminli yeşil çayyyt> z_post_title="<$BlogItemTSobelenmişim, çok heyecanlandım!t> d="stats_script" type="text/javascript" src="http://metrics.performancing.com/bl.js">