>

Aradığın aslında nedir ki?

Wednesday, April 19

Haftasonu ve Küçükayasofya

Hafta sonum çok güzel geçti, tabii ki muhteşem havanın etkisiyle... Canlarım, uzaklardaki arkadaşlarım, Türkiye'ye ve İstanbul'a döndüğünüzde hepinizle yaşamak istediğim güzel anıları bu haftasonu eşimle yaşadım:) Napim, gelin siz de artık, Allah Allah. Özenin ve bir an önce gelin diye ballandıra ballandıra anlatacağım. Hatta ve hatta yarın, (tabii eğer bu akşam bilgisayarı evin reisinin kucağından alabilirsem) haftasonu çekmiş olduğum bazı fotoğrafları da koyacağım.

Cumartesi günümüz telaşla kalkıp sabah kahvaltısına yetişmeye çalışarak başladı. Dağ başı denen mevkide oturduğumuz ve hala da niyetlenip bir araba almadığımız için otobüse talim ettik. Meğer bizim kestirmeden gider sandığımız otobüs 3 mahalle dolaşacakmiş da haberimiz yokmuş. Son mahallede artık dayanamayıp (ki zaten açlıktan ölecez, o derece) indik otobüsten ve atladık bir taksiye. Taksici de çılgın sürücü çıktı, bir sollamalar yapıyor bir sürat ki sormayın. Sonunda iki vatandaş ile kavga etmesine ramak kalmıştı ki, arabasında bir bayan (bu benim) olduğunu belirterek kavga etmedi. Yoksa bu alemin en delisi oymuş, öyle dedi. Neyse ki sonradan akıllı uslu sürmeye başladı ve evet, kahvaltı mekanımıza geldik. Ben açık büfe yoktur, serpme ile idare edeceğiz sanarken bir de baktık ki Allaaaah, açık büfe... loy loy loy nidaları eşliğinde tabaklarımız alıp bir o peynir, bir o zeytin toplamaya başladık. Ben ekşi bir reçeli -sanırım ahududu reçeliydi- ve cevizli ekmekçikleri çok tuttum. İkisi iyi gitti. İstanbul Boğazının kıyıcığında, mis gibi güneş, mis gibi bir hava, ve kahvaltı tabaklarımızda mamalar... mmm pek keyifli pek güzel idi. (burdan herkese, özellikle Teksas illerine selam ederim) Tabi elimde fotoğraf makinası, boş durmadık, çektik hep.

Fotoğraf makinamı çok beğeniyorum, dijital bir makina ve SLR olmamasına rağmen (paraya kıyıp da bir SLR almadım gitti, neyse araba alalım da önce..ehehhe) renk kalitesi, çözünürlüğü ve netliği mükemmel. Çektiğim fotoğrafların pek azında renkleri beğenmedim. Fotoğraflar basıldığında daha bir güzel çıkıyorlar üstelik. Ve eğer, çok profesyonel takılmayacaksanız bu makinayı tavsiye ederim: Canon Powershot G3. SLR makinalardan da en çok Nikon D70'i beğeniyorum. Ama tek objektif yetmez o zaman aç gözümü doyurmaya, bir çanta dolusu objektif taşımak da istemiyorum. Neyse.. konuyu dağıtmayalım.

Uzun kahvaltıdan sonra, yürüyerek Üsküdar'a vardık. Tabii bu esnada, sağda solda güzeller güzeli lalelerin varlığı bizi memnun etti. Rengarenk laleler, rengarenk menekşeler, ne güzel. Aslında erguvanların açmasını bekleyecktik bu gezi için ama erguvanlar henüz çiçeklenmeye başlamıştı, tomurcukları patlamamıştı daha. Asıl, Boğaziçi'nde olmak lazım erguvan mevsiminde. O ne güzel bir mor renktir öyle, o ne güzel bir endamdır. Aşk mı bilmem, tutkuyla bağlıyım erguvanlara...

Üsküdar'dan motorla Eminönü'ne geçtik. Cağaloğlu'nda kitap bakacağız, maksat o. Motorda üst kattaki açık yerde oturduk, püfür püfür rüzgar saçlarımı dağıttı. Kaküllerim Fransız bayanların kakülleri gibi şekil aldı, tuhaf pozlar verdim fot. mak.a. Eminönü'ne gitmişken, alacağım saç düzleştiricisi için Doğubank'a bakayım dedim. Doğubank'ta bulamadım (hayret)! Tam Altın Han'a mı baksak diye düşünüyorduk ki, bir Philips bayisi gördük. Oradan aldık alacağımızı. Ve ben de sürekli 15 YTL verip fön çektirme eziyetinden kurtuldum. Saç düzleştirici için buraya bakıp, özelliklerini öğrenebilirsiniz. Açıkçası, sıcaklığının ayarlanabilir olması ve 30 sn. de ısınması gibi çalışan ve sabah acele bir şekilde hazırlanmak zorunda olanlar için ideal özellikleri var. Bkz. reklamlar, ehehhe.

Her neyse, yürüyüşümüz Cağaloğlu'na ve oradan Beyazıt sahaflara uzandı. Güzel bir yürüyüştü. İşlerimizi de halledebildik ki en güzel tarafı bu bence. İstanbul'un şu özelliğini seviyorum: aradığımız herşeyi ama herşeyi bulabiliyoruz. Aradığımız şey bir nostaljinin içinde, muhteşem ahşap binaların arasında veya deniz kıyısında olabiliyor. İstendiğinde her şey güzel bu şehirde. (Tamam trafiği, saygısız insanları ve hayat pahalılığını...vs. şu an için düşünmeyelim)

Ve dinlenmek için, Beyazıt meydanındaki salaş çay bahçesine oturduk. Havuz fıskiyesinden fışkıran suların ardından buğulu bakan caminin fotoğraflarını çektim. Eşim kitaparını karıştırdı, çay içtik miss gibi. Ve içimize bir macera tutkusu düştü. Küçük Ayasofya'ya uzun zamandır gitmiyorduk!

1500 yıllık bir geçmişi olan Küçük Ayasofya Camisi, İstanbul'un kullanılabilen en eski yapısı. Bende anıları eskiye uzanır ama kendi anıları kim bilir nerelere uzanıyor? Caminin bir de medrese-külliyesi var, eskiden öğrenci yetiştirme amaçlı ve aş evi olarak kullanılan bu kısmı günümüzde Türk El Sanatları kursu, ney kursu, sahaf ve restoran olarak kullanılmakta. Nargile içebileceğiniz bir çay bahçesi de mevcut. Üniversite yıllarında, çok yakın arkadaşlarımla gider, hem o zamanlar pazar günleri saat 5te toplanıp klasik Türk müziği icra eden diğer gençleri dinler, hem de nargile, kahve veya yemekle sohbetimizi tatlandırırdık. Kitaplardan konuşurduk sıklıkla. Eşimle çıkmaya başladığımız zaman, onu da götürmüştüm bu eski mi eski, kayıp mı kayıp yere. Anıları yad etmek için tekrar gitmeye ve Yesevi Sofrası'nda tatlı yemeye karar verdik. Uzun bir yürüyüşten sonra vardık Küçük Ayasofya'ya. Ama o da ne, restorasyon adı verilen ama restore değil de tahrip izlenimi oluşturan bir girişim vardı cami etrafında. Cami kapatılmıştı. Bereket, Yesevi Sofrası açıktı ama sütlü tatlı yoktu. Biz de çay ve köpükü mü köpüklü Türk kahvesi içtik peşpeşe. O eski mahallenin en eski sakininin sükunetinde dinlendik, geçmişe uzandık. 1500 yıldır civarında dinlenen, uğrayan ve iz bırakan ata ruhlarını saygıyla selamladık. Restorasyon nedeniyle güzel fotoğraflar çekemedik ama ruhumuzu huzur denizine saldık ve yetti.

Küçük Ayasofya'nın huzurunu içimize çekerek ayrıldık oradan. Bir taksiye atlayıp sırayla Arasta Çarşısı ve Büyük Saray Mozaikleri müzesini (muhteşem bir yer, mutlaka görülmeli) selamlayarak Sultanahmed meydanına çıktık. Meydanda bir trafik ki sormayın. Yine de laleler, gruba davranan güneşin güzelliği ve mekan bizi mutlu etti. Günümüz de bu şekilde sona erdi.

Fotoğraflar çok yakında burada olacak.

Pazar günüm ise klasik: evi topla, temizle, yemek yap şeklinde geçti. Bir de Ice Age II izlendi. Birincisinden daha güzel olduğuna karar verildi. İzlenmesi elzem filmler arasında yerini aldı efendim.

Son olarak pazar günü, evcini'nin sitesinde gördüğüm ve anlatılışını çok beğendiğim profiterolü denedim. Çok güzel oldu ya, inanamadım. Malzemeden bir sürü profiterolcük çıktı, ben de yarısını dondurucuya attım ki misafir geldiği zaman alnımın akıyla "hoşgeldiniz!" diyebileyim değil mi? Sadece çikolata sosunu hazır almak zorunda kaldım, çünkü çok yorulmuştum. Ayrıca markette krema da bulamamıştım ki sosu olması gerektiği gibi hazırlayayım. Bir dahaki sefere Carrefour'a gittiğimizde bu detayları unutmayacağıma kendi kendime söz verdim. Ama çok sevinçliyim ,çünkü profiterol yapabiliyorum. Çok teşekkürler EVCİNİ. Kralsın! Ya da Kraliçe!

3 Comments:

cağaloğlu, beyazıt, sultanahmet, beyazıt taraflarına gitmek istedim. öyle uzun zaman oldu ki gitmeyeli oralara.

April 22, 2006 1:40 AM

 

merhaba

güzel bi gezi olmuş fotoğrafları merakla bekliyorum :)

berfin

April 22, 2006 9:35 AM

 

Yasemincim umarım güneşli bir günde gitme fırsatın olur. Laleler ve erguvanlar solmadan...

Berfincim, fotoları koydum ama hepsini değil. Biraz zaman alıyor benim gayretlenmem. Kusura bakma:)

April 24, 2006 11:44 AM

 

Post a Comment

Acaba neyle ilgili:

Create a Link

<< Home

 
z_post_title="<$BlogItemTHaftasonu ve Küçükayasofyat> d="stats_script" type="text/javascript" src="http://metrics.performancing.com/bl.js">