>

Aradığın aslında nedir ki?

Tuesday, October 30

Acı

Çok üzgünüm... Hem de çok...
Pazar akşamı gelen bir telefonla başladı herşey, eşimin yüzü asıldı, bakışları tuhaflaştı, sustu. Telefondaki dosta “Elimizden gelenin fazlasını yapalım, ne lazımsa...” diyordu. Merakla sordum, “Ne olmuş?”. “Boşver” dedi. Üsteledim... “Bir arkadaş yaralanmış.” “Tanıyor muyum?” “Belki bir kere görmüşsündür, sorma başka birşey tamam mı?”.

Anladım ki bir kere gördüğüm biri değil. Öyle olsa itinayla saklamazdı benden.

Ve dün akşam haberlerde öğrendim. Bundan tam 3 sene önce NYC’de kalacak bir yere ihtiyacımız olduğunda bize evinin kapılarını açan, yetmedi sabahın alaca karanlığında 45 dk mesafedeki havaalanından alıp istediğimiz saatte de Manhattan’ın göbeğine bırakan o güzel insan... Eşi sıcak sıcak poğaçalar yapmıştı. Hasret kaldığımız Türk tatları mevcuttu masada. Bizim için alışveriş yapmışlar... O güzel kahvaltı sofrasını, 2 aylık olmasına rağmen büyük adam gibi akıllı bakan bebeklerini nasıl unuturum? Yeni tanışmama rağmen hemen kaynaştığım, sabaha kadar hem tavla oynayıp hem de muhabbet ettiğimiz mert insanı... Eşinin TUS’a çalışmak için Türkiye’den yükleyip getirdiği 20 cilt kitabı nasıl unuturum? Yeni kurulmuş bir ailenin tüm neşesini barındıran o yuvayı...

Ve TV spikeri hızlıca söyledi. Sanki alışılmış bir vaka gibi. Mayın imhası sırasında patlama olmuş, arkadaşımız ağır yaralanmış... Ben TV ekranı yerine kendi göz yaşlarımdan oluşan bir buğuya kilitlenmiş, donup kalmışken eşim odaya girdi. “Öğrendim” dedim. Malesef öğrendim. Ağır yaralıymış... Umarım tek parçadır. Umarım... Sonra eşimin çalışma odasında telefonla konuştuğunu duydum. Parçalanmış mı diyorsun? gibi cümleler çalındı kulağıma.

Küçücük oğulları, güzel eşi gözümün önünden gitmiyor. Onlar için dualar ediyorum. Umarım iyileşir, umarım sakat kalmaz. Umarım bu başarılı ve mert arkadaşımız yeniden görevinin başına döner. Lütfen siz de dua edin. Bu acı haberleri duymak istemiyoruz artık. Canlarımızı, kardeşlerimizi, eşimizi-dostumuzu kurban vermek istemiyoruz.

Bu acının ne kadar şiddetli olabileceğini tahmin edebiliyorum artık. Alevinden ufacık bir yalım bile bu kadar acıtıyorsa... Ateşin ortasında oturanlara Allah’tan sabır diliyorum.

Tuesday, October 23

Eleştiride üslup

http://www.elestiri.org/ sitesinde yazdığı üzre
Eleştiri = Herhangi bir kişiyi, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlışlarını dile getirerek göstermek amacıyla yazılan kısa metinlerdir. Hedeflenen öğeyi doğru ve yanlış yönleriyle tanıtmayı amaçlayabileceği gibi, bu öğenin doğru tanıtılmasını sağlamayı ve bir değerlendirmeyi de hedef alabilir.
--------------

Eleştiri özneldir, her ne kadar eleştiren kişi nesnel olmaya çabalasa da... Çünkü temelinde kişisel gözleme ve birikime dayanır. Kişi, kavram hakkındaki gözlemlerini kendi düşünce ve birikim imbiğinden damıtarak oluşturur eleştiri cümlelerini.

Bir çok alanda eleştiriler okumuş, dinlemişizdir. Hatta pek çok kitabı okumadan, yeni bir filme gitmeden önce o kitap veya filmle ilgili eleştirilere şöyle bir göz atanlarımız vardır. Seçimlerini eleştiriler ışığında belirleyenler de vardır. Pek çok açıdan eleştiri faydalıdır diyebiliriz. Tabi değerlendirmelerin öznel olduğunu unutmadan...

Eleştiri sadece belli bir yapıta yönelik değildir. Yakınlarımızı, olayları, yazıları eleştiririz. Bazen kendi düşüncemize uymayanları, bazen de topluma hakim olan genel ahlak vs kurallara aykırı olanları seçer, eleştiririz. İnsanoğlunun doğasında vardır bu. Yadırganamaz. Bununla birlikte, üzerinde durulması gereken şey eleştirinin içeriğidir. Anne çocuğunu eleştirebilir, çocuğu incitecek veya güçlendirecek olan ise sözün söyleniş tarzıdır. Misal:

Ayşegül sokakta öğrendiği ve anlamını bilmediği kötü bir kelimeyi oyun arkadaşına sarf etmiştir. Bu durumda Ayşegül’ün annesinin iki tutumu olabilir.

Tutum1:
- Ayşegül sen ne kadar terbiyesiz, ahlaksız bir çocuk oldun böyle. Senden bir daha böyle sözler duymayayaım.

Oysa ki Ayşegül söylediği kelimenin anlamını bile bilmiyordur. Annesinin ona neden terbiyesiz dediğinin de ayırdına varamaz.

Tutum2:
- Ayşegülcüm sen bu kelimeyi nerede öğrendin? Anlamını biliyor musun? Terbiyeli çocuklar bu sözü kullanmazlar. Çünkü arkadaşlarının üzüleceğini bilirler.

Bu durumda Ayşegül en azından sarf ettiği ifadenin yanlış olduğunun farkına varacaktır.

Kişiler arası iletişimde yapılan en büyük hata, karşımızdaki insanı düzeltmeye çalışırken onun "öz benliğine" müdahale etmektir.

Misal:
Ahmet bey herkese güvenen, çok iyi niyetli bir insandır. Bu yüzden sık sık yakın arkadaşlarının -afedersiniz- kazıklamasına maruz kalmaktadır. Ahmet beyin eşi bu duruma çok kızmaktadır. Bir akşam eşler arasında tartışma çıkar.
Ahmet beyin eşi:
-Ahmet sen ne kadar saf, ne kadar aptal bir adamsın. (işte bu noktada Ahmet beyin öz benliğine müdahale edildi ve konuşma "saldırı-savunma"ya, yani kavgaya dönüştü)
-Asıl sen öylesin. Bıktım senin dırdırından.

Oysa ki Ahmet beyin eşi şöyle deseydi:
-Ahmetcim sen fazla iyi niyetlisin. Arkadaşların senin kadar iyi değiller. Bu yüzden hep senden faydalanıyorlar. İş işten geçince anlıyoruz herşeyi.
- Haklısın aslında. Ne yazık ki herkese güveniyorum. Hiç kötü niyetli olabilecekleri aklıma gelmiyor.

Lütfen adı Ayşegül ve Ahmet olanlar alınmasın, isimler tamamen örnek amaçlı kullanıldı.

Üslup çok önemli.

Saygılarımla.

Labels: ,

Friday, October 19

Bi de bu vazolar çok güzel:


Labels: ,

2 konu vardı 3 oldu

Aslında bu yazının ana teması akşam çaya gelecek olan misafirler ve 4 yaşındaki çok sevimli oğluşlarıydı, lakin internet dünyasında yelkenlerini rüzgarla doldurmuş hızla yol alan k.i.s.d sabah turlarını yaparken kendine bir konu daha buluverdi.

Misafirlere kısaca değinmeli yine de. Bu aralar hayat çok hızlı akıp gidiyor. Gün geçmiyor ki eşim yeni bir ödev veya projeyle eve dönmesin. Zaten bu günleri öngörerek IKEA yardımıyla oluşturulmuş olan çalışma odası evde en çok vakit geçirilen bölüm ünvanını yatak odasına kaptırmamakta oldukça ısrarlı.

(Bir yorum geldi paylaşmam lazım. Çok kızdım gerçekten. Hakikaten acaip insanlar var dünyada. Bir şey diyosun bari adını yaz, anonim...

Anonymous dedi ki...
çalışma odanızdan önce vakit geçirdiğinizin en fazla yerin yatak odası olduğunu ima etmişsinzi.ya sizde utanma da yok haya da.çok salaksın gerçekten
October 19, 2007 3:03 PM


k.i.s.d: Matematiksel bir hesap yaparak yazmıştım aslında. İkimiz de çalışıyoruz. Haliyle günün 11 saatinde yolda veya işte oluyoruz. Eve 13 saat kaldı. Benim 2 saatim net mutfakta geçiyor. 7 saat uyuyorum. Geriye kaç saat kaldı=4. O da oturma odasında geçiyor. Tabi eşim 5 saat falan uyuyor ve mutfakta ortalama 45 dk. geçiriyor. Kalan tüm vakti çalışma odasında geçiyor. Yani buraya da bu açıklamayı yazdırdın bana inanamıyorum. Benim kendi adıma evde en çok zamanım yatak odasında uyuyarak geçiyor. Eşimin ise çalışma odasında... Ve malesef bu yorumu yazan kişinin kafasını bu şekilde düşünmeye programlamış olan nedir bilmiyorum... Sözün bittiği yer işte burası. Lanet olsun!!!!

Evimize prezentasyon kumandasından bilgisayar-TV ara ses kablosuna kadar hayatımda ilk defa duyup gördüklerim kümesine ait olan ne varsa hücum ediyor. Mecidiyeköy’e her yolu düştüğünde eşim eve başka bir teknoloji satıcısı firmanın torbalarıyla dönüyor ve “ben” bu duruma hiç şaşırmıyor.

Bu temponun arasında k.i.s.d isimli ev sakininin payına -zaten mesleğinin gereği yapması gereken- lojistik destek ve hizmet faaliyetleri düşüyor. Kesinlikle şikayetçi değilim.

Misafirlere değinecektim konu nerelere geldi. İşte bu temponun ara sıra durulması adına eş-dost-arkadaş-kardeş grubundan birilerinin eve gelmesi benim için hoş bir değişiklik oluyor. Her ne kadar “Lojistik destek ve hizmet elemanı” olarak yine bir sürü sorumluluk altına girecek olsam da iki çift laf edecek, güleryüz görecek olmak hizmetin külfetini azaltıyor.

Uzun zamandır bizi ziyaret etmek isteyen arkadaşlarımız bu akşam evimizi şereflendirecekler. Bir çay daveti ayarladık ve hatta sadece çay demlemeyi bile düşünmedim değil. Ancak biz onlara sadece kahve içmeye gittiğimizi sandığımız bir akşam kızcağızın çalışan bir hanım olmasına rağmen tabir yerindeyse “döktürmüş” olması benim “sadece çay plan”ımı projelendirilme aşamasındayken fizibilite eksikliği nedeniyle rafa kaldırmama neden oldu. Neyse ki artık eve 18:10 gibi ulaşabiliyorum, zamanım bollaştı. Dün, akşam yemeğini yerken bir yandan da ne yapabilirim diye düşündüm. Yemek yemeden gelecekler ve çay menüsünde
*bir tuzlu
*bir salata
*bir tatlı şey olması ideal olurdu. Bu durumda en sevdiklerim klasöründen şunları seçtim:

1-Portakal ağacından “Minik Lahmacunlar
2- Gelinciklerdeki “Yeşil Mercimekli Buğday Salatası
3- Ufuk'ta Mutfaktan öğrendiğim “Frambuazlı Parça Çikolatalı Cheesecake

Cheesecakei dün akşam hazırladım. Daha önce bir kere denediğim için tadı konusunda içim rahattı. Bu tarif incelediğim New York tarzı olmayan cheesecake tarifleri arasında en çok beğendiğim tarif. Ve tad olarak hem yeni dünyada hem de burada yediklerime çok benziyor. Nam-ı diğer “Peynirli kek”i hazırlarken bir yandan da buğday salatası için buğday ve yeşil mercimek haşladım. Sularını süzüp karıştırıp soğutup onları da buzdolabına kaldırdım. Minik lahmacunlar için gerekli olan kıymayı buzluktan dolabın alt kısmına indirdim. Kıyma akşama kadar yavaş yavaş çözülecek.

Bu akşam yapılmayı bekleyenler:
1-Peynirli kekin sosu (yarısına frambuaz diğer yarısına çikolatalı sos yapacağım ve böylece frambuaz sevmeyenler üzülmeyecek)
2-Buğday salatasına kornişon turşu, salatalık, yeşil soğan, maydonoz ve nane doğranacak. Limon, sızma, nar ekşisi, tuz, karabiber ve kimyon eklenecek.
3-Minik lahmacunlar hazırlanacak. (Tahminen 30 dk alır)
4-Çay demlenecek.

67 metrekareden müteşekkil evimizi süpürmek aşağı yukarı 10 dk sürdüğü için bu kısmı iş listesine bile koymuyorum:)

Neyse, bu laf bolluğunu günlerdir ne evde ne de ofiste canı istediğince konuşamayan bir deli kız olmama verin lütfen :) Taşınma sürecinde evimizde büyük bir tadilat yaptırmak zorunda kalmıştık. Bina çok eskiydi, mutfak çok yıpranmıştı. Özellikle mutfak ve salon epeyce uğraştırmıştı. Mutfağın mobilyasını önce Koçtaş’tan almaya karar vermiştik. Sonra Koçtaş’ın “Dolabın montajından önce ev sahibinin yapması gerekenler “ listesi ile karşılaşınca dolabı teslim almadan iade ettik. Dolabın monte edileceği yüzey dümdüz olmalıydı, sıvası boyası yapılmalıydı, tesisat sorunu olmamalıydı ve en erken 10 gün sonra takabilirlerdi. Neyse, bunun sonunda eşim ve montaj işlerinden anlayan bir arkadaşı Dudullu’daki bir mutfak dolapçısından yapılmış ama satılmamış bir mutfak dolabı buldular, dolaba bir kaç ekleme yaptırarak çok uygun bir fiyata satın aldılar. Dolabı bir kamyonet bulmak suretiyle eve taşıdılar ve bir matkap yardımıyla duvara monte ettiler. Olayın aslında ne kadar basit olduğu da bu noktada anlaşıldı.

Bu sabah, “günlük internete göz atma safhasında” çok hoşuma giden ve bunca zamandır farkına varamadığıma hayıflandığım bir “proje-kitap”a rastladım. Kitap :Bu ve işte Proje . Evinizin donanımında çözülmesi gereken sorunları belirlemenizi ve 8 haftalık bir sürede bu sorunları aşama aşama çözmenizi sağlayan bir proje bu. Her haftanın bir konusu ve ödevleri var. Projenin websitesinde insanlar birbirleriyle yardımlaşabiliyor, görüş alışverişinde bulunuyorlar. Ayrıca projeye katılan çoğu kimse kendi websitesinden yaptıklarını yayınlıyor. Böylece bir sürü güzel fikir ediniyoruz.

Sadece dekorasyon konusuyla bunu kısıtlamak istemem. Çocuk eğitiminden mutfakta uzmanlaşmaya kadar bir çok konuda bu tarz toplu ve kendinden itkili eğitimler-kitaplar-projeler olsa çok faydalı olurdu. Bloglar bu toplumsal proje için çok güzel zemin oluşturuyor. Eskiden de komşu teyzeler ekibi varmış değil mi? Gerçi bizim evde gün falan hiç olmazdı. Annem yalnız kalıp kitap okumayı veya arkadaşlarıyla dışarıda buluşmayı tercih ettiğinden komşu teyze kavramından bi-haberim. Eşimin annesinin komşuları bu konudaki bilgisizliğimi gidermemde yardımcı oldular. Ne var ki o kadar iç-içe olmayı da ben kabullenemedim. “Anasına bak kızını al” sözünü boşuna söylememişler.

Yaklaşık bir aydır takip ettiğim bir blog var. Flip This (http://dayataglance.blogspot.com/) rumuzuyla yazan bir arkadaş, San Fransisco’da yeni taşındığı evi kendi el emeğiyle onardı ve boyadı. Onu okurken çok mutlu oluyorum. Her odayı projelendirmesini, o odada yaptığı çalışmada kullandığı malzemeleri yazmasını, önce-sonra fotoğrafları koymasını.. o kadar iş arasında internete emek vermesini çok takdir ediyorum. Üniversitedeki son senemde yaşadığım evi bir dostumla boyamıştık, hep o günü hatırlıyorum. Bir de büyükbabam geliyor aklıma. Büyükbabamın babası usta bir marangozmuş. Büyükbabamın da elinden her ağaç işi gelir. Senelerden bir sene, ben 11 yaşında falanım, büyükbabamlarla yaylaya gitmiştik. 2 katlı eski ahşap bir ev tutulmuştu 3 ay için. O evi büyükbabam 3 haftada tamir etmişti. Eve tahtalarla döndüğü günlerde çok seviniyorduk. Onunla birlikte biz de çakıyor boyuyorduk. Böyle bir tamiri kendi kendimize yaptığımız için gururlanıyorduk belki. Emek vermek, alın teri dökmek bu yüzden kutsal olsa gerek. Kendi emeğinin ekmeği daha bir lezzetli geliyor insana.

Tabii bu internet faaliyetinden bahsetmişken http://www.apartmenttherapy.com/ linkini vermeden olmaz. Bakın, içiniz açılsın, dünyanız renklensin.

Dün kendi kendime sordum: “Neden hiç gündeme ilişkin yazmıyorsun?”. Düşündüm, hakikaten oturup terör konusunda sayfalarca yazabilirim. Bununla birlikte yazdıklarım duygusal rahatlamadan başka bir şey sağlamaz. Konunun uzmanı olmak isterdim. Söylenecek çok şey olurdu o zaman. Tek diyebileceğim, dün akşam Kurtlar Vadisi-Terör dizisini izlerken ağladım. Beyni yıkanmış vatan evlatları için ne yapabiliriz diye düşündüm ve bir şey bulamadım. Beyni yıkanmış bir insanla nasıl konuşulabileceği konusunda zihnimde şimşek çakmadı. Ve anladım ki, ben bu konulardan bahsetmiyorum çünkü bu şekilde kaçıyorum. Sorunu çözemediğim için sorun yokmuş gibi davranıyorum. Oysa ki acı yanı başımızda. O dağlarda günlerce terörist peşinde koşmuş, yanı başında tanıdıkları ölmüş insanlarla 2 sene önce aynı sofrada yemek yiyen bendim.

Kürtlerin bağımsız bir Kürdistan’da Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşadıkları özgürlüğü bulamayacaklarını tahmin ediyorum. Bugün İstanbul’da 1 milyondan fazla Kürt vatandaşımız var. Ne güzel hep beraber yaşayıp gidiyoruz. Gitsinler, şehri kirletiyorlar, suç oranı arttı diyor muyuz? Kovuyor muyuz? ABD denen, kendini terör karşıtı sanan ülkede zencilere yapılan muameleyi mi yapıyoruz? New Orleans’ta unutulan, selin ve yıkımın getirdiği acıyla kendi kendilerine başa çıkmaları beklenen halkın yaşadıklarının aksine güneydoğuda sel olduğunda yardım etmedik mi? Ayrımcılığı kim yapıyor gerçekten görülsün isterdim.

Bir arkadaşım var. Van’da hekimlik yapıyor. Bayan. Gittiğinde ilk heves Kürtçe öğrenmeye başlamıştı. Başına gelen bir çok olay onun bakış açısını değiştireyazdı, umutlarını epeyce hırpaladı. Bu olaylardan birisini aktaracağım: Bir gün bir kadın hasta ile eşi muayeneye geliyorlar. Kadının sancısı varmış, arkadaşım sancı hakkında teşhis amaçlı sorular soruyor. Kadın da Türkçe yanıt veriyor. Sonra kadının eşi Kürtçe kızıyor kadıncağıza ve o saniyeden sonra kadınla arkadaşım arasındaki ilişki adam üzerinden kuruluyor. Hasta ve eşi odadan çıktıktan sonra arkadaşım Kürtçe bilen hemşireye adamın ne dediğini soruyor. Adam eşine demiş ki: “Bir daha Türkçe konuşursan kemiklerini kırarım”. Ne acı değil mi? Bir yanda Kürtçe öğrenmeye can atan bir hekim, sırf yardım etmek için... Diğer yanda uzatılan eli istemeyen bir tavır. Bu çok acıtıcı.

Bu yazı çok uzadı ve derinleşti. Bu kadar derinden su yüzüne çıkamayıp vurgun yemekten korktuğum için yazıyı burada kesiyorum.

Sevgiler.

Labels: , , , , , ,

Wednesday, October 17

Mevsimidir şimdi:

Sonbahar kendini pencerenin arasından sızan rüzgara karıştırıp evimize girmeyi başardı. Dün sabah uyanıp yataktan fırladığımda çoktandır unutmuş olduğum soğuk hava yüzümü yaladı. Merhaba diyemeden hapşırdım. Neyse ki akşam yanan kaloriferle evim kendini affettirdi. Sürekli akan burnum ve devamlılıkta ısrar eden hapşırıklar ise sonbaharla karşılaşmamızdan bana yadigar kaldı.

Üşürüm ben. Kansızlık sorunum yok, vitamin eksikliği de söz konusu değil. Üşümelerimi sıcak memleketlerin kokusuna bulanmış bir yaz çocuğu oluşuma bağlarım. Sonbahar gelir, ben üşümeye başlarım ve yaza kadar bu hal üzre devam ederim. Hatta yazın klimalar o kadar serin üfler ki, ofiste hırkayla çalıştığım olur.

Kış aylarında sınırlanamaz hayal gücümü kucağıma alıp, elimde bir fincan sıcak içecek ve bir battaniye ile soğuğu izlemek en büyük huzurdur bana. Kimi zaman şehrin gülümsemesini esirgediği bir sokakta düşüp kalmış olası kibritçi kızlar gelir aklıma,üzülürüm. Kimi zaman ise sıcak bir sobanın başında kedisiyle oynayan küçük sevimli bir çocuğun heyecanla beklediği kestanelerde kalır aklım, yalanırım. Kışı çok sevmem ama getirdiği güzellikleri fazlasıyla takdir ederim.

*İlla ki kestane
*Kereviz ve ıspanak
*Bembeyaz karların ortasında bulduğum çocukluğum
*Puslu İstanbul sabahlarında Ortaköy
*Kar yağmış İstiklal caddesine, sinemalar tıklım tıklım
*Sıcacık sahlep
*Buğulanan camlar
*Yeşil kaşe paltomun ceplerinde ellerim, üşüyen burnumun çaresizliği
*Ve de nedense kışla özdeşleştirdiğim keman sesi...

Değişken ruh halleri taşıdığımdan aynı soruya farklı zamanlarda farklı cevaplar vermem normal karşılanmalı. Yağmur hakkımda düşüncelerimi soruyorum kendime. Şu an çok seviyorum yağmuru, en çok da yağmurun sesini seviyorum. Gözümü kapatayım, şehir sussun, kafamın içindeki tüm sesler kısılsın ve yağmuru dinleyeyim. Böylece içimdeki çatlaklara sıkışıp kalmış kirler belki temizlenir, yağmura karışıp akar. Böyle böyle dinginleşirim sanıyorum. Yağmurda dolaşmak isterim hep. Hep isteme aşamasında kalır bu proje. Hep okul yaptırmak isteyen anneannem gibi, yerini bile beğenir de bir türlü aktifleşemem. Hep korkarım, ya hasta olursam, ya saçım bozulursa... vıdı vıdı hep. Risk almayı sevmeyen bir insanın hezeyanlarıJ Yağmurda yürümekten niye korkuyorsun k.i.s.d. Bir gün yağmurdan sığındığın o küçük kafedeki gibi bir fincan ıhlamuru bir daha içemeyeceğini mi düşünüyorsun. Ya da papatya çayı görmeye tahammül bile edemiyor musun?

O zaman ilk yağan yağmurla anılarını yıka... Mürekkep izlerini çıkar kalbinden.

Labels: , , ,

Monday, October 8

Bakımlı k.i.s.d.

Allahım ne kadar da romantik bir andı öyle, ellerim ellerinde, dilinde binbir güzel kelime ile beni benden alıyor, mutluluğuma ve güzelliğime güzellik katıyordu. Derken birden aydım ve farkına vardım nerede olduğumun. Evet, kuaförün koltuğundaydım ve maniküris Sezen ellerimle ilgileniyordu. Daha o lafı bile düzgün söyleyemezken vaniküm, manüvüy, maniküm,ney??? kendime biçilen bakımlı olmak zorunda kalan kadın rolünün hakkını vermeliydim. Ne eziyet!!!

Asla bakımlı olamadım ben, yani mühendislikten midir yoksa rol modelimin olmamasından mıdır bilemem :) Bakımlı olamadım derken 2 haftada bir düzenli kuaföre giden, her hafta illa ki fönünü çektiren, küpe takmadan çıkmayan, her daim makyajlı bir kızcağız olamadım ve de olamıyorum. Sıkılıyorum. Bazen angarya görüyorum. Paçoz değilim lütfen yanlış imgeler olumasın kafanızda, ama günün herhangi bir saatinde gördüğünüz resim makyajsız, çoğu zaman ojesiz, fönsüz -en iyi ihtimal köpük kullanmış- birisi. Annem de benim gibiydi ve korkarım ki kızım da benim gibi olacak.

Kıyafet konusunda sorun yok, şık ve özenli olmaya çalışıyoruz ister istemez. Ve hatta iyi makyaj yapmayı da biliyorum. Bilmediğimden de değil. Peki diğer mevzular, ı ıh!

Lakin kazın ayağı gün geçtikçe şekil değiştiriyor ve benim bildiğim formdan git gide uzaklaşıyordu. Eşimin işindeki konumu yükseldikçe sürekli onunla birlikte efendime söyleyim süs bebek olaraktan gezmem gerekiyordu. Bu da demek oluyordu ki eller bakımlı olacak, makyaj yapılacak, fönler çekilecek, kaşlar biçimli olacak. Ya hepsi süper de ben manikür olayını hiç sevmiyorum. Yine de ister istemez Sezen’e emanet ettik elleri. İyi ki dipten gitme demişim, fazla abartmadı sağolsun.

Kaş konusunda Mecidiyeköy Flowers güzellik merkezinden Çiçek Özçelik’i tek geçerim. Her ne kadar fiyat tuzlu olsa da çok başarılı kaş şekillendiriyor. Ah ah kepaze ettin beni hayat, ben bu geyikleri çevirecek kadın mıydım? :)

Bir sonraki yazımda zerafet ve sofra kuralları :D

Labels: , , , ,

 
z_post_title="<$BlogItemTAcıt> z_post_title="<$BlogItemTEleştiride üslupt> z_post_title="<$BlogItemTt> z_post_title="<$BlogItemT2 konu vardı 3 oldut> z_post_title="<$BlogItemTMevsimidir şimdi:t> z_post_title="<$BlogItemTBakımlı k.i.s.d.t> d="stats_script" type="text/javascript" src="http://metrics.performancing.com/bl.js">