>

Aradığın aslında nedir ki?

Sunday, June 25

Balkondaki renkler




Günler önce yazmış olduğum bir yazıda balkonumuzdaki hareketlilikten bahsetmiştim. Bugün hazır bilgisayar boş iken fotoğraflaı ile ilgilenip siteye ekleme fırsatı buldum. Çiçek kasalarındaki cam güzelleri, adını bilmediğim sarı çiçekler ve büyümekte olan soğanlı bitki. Soğanlı bitki çiçek açınca çok güzel olacakmış. Ayrıca maydonozlarım da büyüyor, ne mutlu.
Renkleri bile başlı başına birer mutluluk kaynağı benim için.

Friday, June 23

Toplumsal afazi

Postumu okumadan evvel, Yüzbaşı Hakim Önünde: http://www.milliyet.com.tr/2006/06/23/son/sontur05.asp adresindeki haberi okumanızı rica edeceğim.

Afazi için bkz. afazi

Yanlış bulduğum ilk konu medyanın bu konudaki tavrıdır, haberi servis ederken kullandığı çirkin formattır. Tıpkı "Ata .... eden mühendis " başlıklı haberde olduğu gibi, linkini verdiğim haberin başlığı da gayet rencide edici ve mantıksal bütünlüğü olmayan bir başlıktır. Suçu işleyen kişi bütün sıfatların haricinde önce:bireydir. Mesleği suç ile ilişkilendirmek sadece magazin güdüleri ve reyting amacı ile açıklanabilecek bir sorumsuzluk bence.

Medyanın ve toplumun (ki toplumu ne yönlendiriyor acaba? Sonra da utanmadan aynı medya topluma "Koyun" diyebiliyor, hangi yüzle!) yanlış tutumu yüzünden bir adam kendisini saçma sapan nedenler öne sürerek savunma hakkını bulabiliyorsa ve bu yüzsüzlük hala medya tarafından kullanılabiliyorsa toplumsal bir kavram kargaşasının hüküm sürdüğü yargısını çıkarmamız pek de zor olmayacaktır. Kavramlar, sesler havada uçuşuyor, kapan bir şeyler kaptığını sanıyor ama anlamsal bütünlülük yok. Dahası, benim söylediğim sözün başkasında karşılığı yok. Toplumsal bir afazi....

Eğer bu haber: "Tecavüz ile suçlanan adam hakim önünde" şeklinde servis edilseydi ne gibi bir kayıp olurdu? Hatta konunun ilk gündeme geldiği noktadan beri bu adamın mesleği sürekli ikinci planda tutulup kişiliği üzerine yoğunlaşılsaydı acaba zanlının tutumu yine aynı şekilde olur muydu? Yine kendini "Aslında Silahlı Kuvvetlerin imajını zedelemek için beni kullanıyorlar." şeklinde savunur muydu?

Farz edelim ki bu adamın mesleği: kaportacılık. O zamanda "Oto sanayi sitelerinin imajını zedelemek için bana iftira atıyorlar" mı diyecekti yani?

Hadi onu bırakalım, bir yüzbaşının yüz kızartıcı suç işlemesi TSK'yı nasıl olur da yıpratır, yani yıpranmak ve yıpratmak bu kadar kolay mı? Hem yıpranmak ne demek? Toplumsal afazinin cevabına mani olduğu sorularımla bir başımayım. Zanlı eylemi bırakmış, suçu bırakmış hemen mesleğin, sıfatların, perdelerin arkasına sığınıyor. Ne var ki, onurlu ve vatanı seven bir subay olmak, psikolojisi bozuk bir sapık olmanın tam zıttı değildir. Bir kişi vatanını çok severse, ve bu kişi aynı zamanda subaysa kesinlikle sapık olamaz şeklinde bir ön kabul hem yanlış hem de saçmadır. Neden olmasın? Sıfatların, nitelemelerin sıyrıldığı yerde, önünde sonunda o da insan değil mi?

Eminim ki bu adamda "TECAVÜZ" fiilinin anlamsal karşılığı bile yoktur.

Wednesday, June 21

İşte o sayı



Bin yılda bir gerçekleşen bir mucize gerçekleşti sevgili seyirciler.

İşte o sayı, blogbilimciler bu sayıyı ölümsüzleştirmek için fotoğraflarını çekerek arşivlediler. Din adamları bu kutsal anı dua ederek ölümsüzleştirdi. Bilim adamları yeni bir formülün ilk denemesini bu sayı ile yaptı. Öğretmenler talebelerine sayının önemini anlatırken anne babalar da çocuklarını bu önemli ana hazırlamaya çalışıyorlardı.

Şimdi bir dilek tut ve bu post 2222 arkadaşına yolla. Yollarsan dileğin gerçekleşebilir, belki de gerçekleşmez. Ne bilim ben. Gerçekleşme olasılığı yüksek bir dilek dile de boşu boşuna post yazmamış olayım değil mi? Ya da istersen yollama kimseye, o zaman 2222 vakte kadar başına ne gelir ben karışmam. Ama çok kötü bir şey gelirse elimden geleni yaparım durumu düzeltmek için. 2222'nin laneti bu, belli mi olur.

Tuesday, June 20

Düğünler ve Gidenler

Demek ki 2 sene önce ben evlendiğimde o da böyle hissetti dedim içimden, demek ki yavaş yavaş kabullenmek lazım paylaşmayı ve uzaklaşmayı.

Bembeyaz gelinliğinin içinde, kendisine eş olarak seçtiği adamın ellerine tutunup ortak hatıraların arasından akıp gitti. Hüzünlü bir veda, sevinçli bir veda, bir bayram havasında o artık evli... Sonra kendimi düşündüm, evlenince kopmuş muydum sevdiklerimden, hayır! Biraz uzaklaşmıştık belki iş-güç işte, ama sevgi hep orada, hep aynı yerde, yüreğimde duruyordu. Kendime gülümsüyorum şimdi, canım arkadaşı o kadar mutlu ki dünyanın öbür ucunda olması bile umurumda değil. Orada yalnız olmayacak, orada bir başına değil artık. Kendisini hep sevip hep kollayacak birine emanet o dedim, sevindim.

Ve tabii hüzünlendim, hem de çok. Annemin beni beyazlar içinde en son görüşünde neler hissetmiş olabileceğinin düşündüm. Ve zaman denen mevhuma kafayı takmamanın ne kadar önemli olduğunu idrak ettim kendimce.

2 gün önce evlilik yıldönümümdü, dün ise en yakın arkadaşlarımdan birini, 4 yıl boyunca bir çok kaygıyı-sevinci, manzarayı-çayı-simidi, projeyi ve uykusuz geceleri ve kimi zaman da yatağımı paylaştığım arkadaşımı eşine emanet ettim.

Blogunu güncellemiyorsun diyen güzel G., işte güncelledim hüzünlü oldu biraz napalım. Hayat hep neşe, hep geyik değilmiş:)

Wednesday, June 7

Amerikan sarmaşığı

Bir de Amerikan Sarmaşığı istiyorum şimdi, sonbaharda rengi kızıla döndüğüne karşısında oturup kızıl kokan bir şiir yazacağım.

Havalar ısındı, balkonlar şenlendi!

Uzunca zamandır yazamamamın nedeni yeni bir projeden dolayı işlerin aşırı derecede yoğunlaşmış olmasıydı. Nihayet dün itibariyle projenin bir adımını tamamlayıp biraz rahatlama fırsatı buldum.

Ben çalışırken havalar ısındı, kuşlar göç etti, erguvanlar döküldü, kediler yavruladı ve daha başka gelişim ve değişimler oldu. Doğa sürekli bir devinme içerisindeydi ama bizim derdimiz bambaşkaydı. Bazen doğadan kopmuş olmak çok üzücü geliyor. Meyveleri dalından yemek, çimlerde yalınayak dolaşmak lüks değil fantazi oldu artık. Yine de doğanın bir parçacığını evine taşımak istiyor insan.

Biz de iki hafta önce bu niyetle yola çıkıp bir balkon projesi başlattık evcek. (evcek dediğim de iki kişiyiz epi topu). Aslında itici güç, anneler günü kahvaltısında yeni annemin(eşimin annesine yeni annem diyorum) salonumuzda ölmekte olan yeşil bitki hakkındaki yorumları oldu. Yorumları paylaşmadan evvel benim ıslah olmaya çalışan bir bitki öldürücü olduğumu söylememde yarar var sanıyorum ki. Bebekliğimde annemin değerli "Genç Kız Kalbi" çiçeğinin bütün yapraklarını minnacık ellerimle teker teker yolup sonra da anneme hain ve sevimli bir gülümseme sunmuş olmam bir dizi katliamın habercisiymiş aslında, ama zamanında doğru okuyamamışlar. O zamandan beridir elime düşen en dayanıklı çiçek bile bir süre içinde hayata veda etmiş ve etrafımdakiler bunu ya güneşe, ya kireçli suya ya da hiç olmadı kadere mal ederek aslında benim bitkiler için Freddy'nin Kabusu olduğumu görmezden gelmişlerdi. Aslında üzülürdüm için için ama bir şey yapamazdım, ne yapayım bilmiyorum ben bitki bakımını, unutuyorum sulamayı, sevmeyi. Hayatımda büyüttüğüm yegane çiçek bir mum çiçeğiydi. Ben ilkokul 3teyken büyükbabam tarafından şahsıma hediye edilmiş bir fidecik olan bu mum çiçeği, seneler süren inatçı mücadelem sonunda balkonumuzun sol yarısını kaplayan bir sarmasığa dönüşmekle kalmamış, her yaz o muhteşem çiçekleriyle balkonu ve ruhumu süsler olmuştu. Sonra ben yatılı okula gidince karınca istilasına uğrayıp ölmüş, öldüğünü bana söyleyememişlerdi, neyse. Bitkilerle olan ilişkimi özetlemiş oldum böylece.

Meğer bize eski kiracıdan miras kalan çiçek (tuvalette duruyodu geldiğimizde, toğrağı da azıcıktı) bir Dracaena imiş ve çok kıymetliymiş. Yeni annemin söylediği bu sözler bizde şok etkisi yapmıştı çünkü bitkicik can çekişiyordu. Toprağını artırmamız gerekiyordu. Dalları eğilmişti, bağlamak gerekiyordu.

Biz de madem öyle, en iyisi kendimizi bitkilere adayalım bu zavallıların kabusu bitsin dedik. Demişken, muhteşem güneş alan balkonumuzu da yaz için bir yaşam alanına çevirmeye karar verdik. Büyük bir yapı markete gidip çiçek kasaları, saksılar, torf, rengarenk bir sürü mevsimlik çiçek, maydonoz tohumu, fesleğen, çiçek coşturan sıvı gübre, iki tane de rüzgarda hareketlenen süs aldık. Biri kelebek, diğeri de kaplumbağa şeklinde. Sonra bir ufak masa ve iki kırmızı sandalye aldık oturabilelim, balkonda yemek yiyebilelim diye.

Sevinç içinde eve gelip önce leş gibi olan balkonu yıkadık. Bütün kış yıkanmayan balkondan simsiyah sular aktı. Sonra çiçek kasalarına drenaj yapmayı öğrendik, çiçekleri diktik. Astık balkonun kenarlarına. Maydonoz ve soğanları geniş bir saksıya diktik, fesleğenler için ben daha sonra kova şeklinde iki kırmızı saksı aldım. Bir de turuncu sulama kovamız var, çok sevimli. Çiçeklerimizi sulayıp, yemeğimizi balkonda yedik. Tabii ki Dracaena'nın saksısını toprakla doldurmayı ve eğilen dallarını bağlamayı ihmal etmedik.

Şimdi her sabah çiçekleri suluyor eşim. Hatta kendince isimler koymuş: Ahmet, Hüseyin, Selim :) Neden erkek isimleri koyduğunu pek çözemedim ama onun çiçeklerle ve toprakla kurduğu bu duygusal bağ hoşuma gidiyor. Boğa burcu olduğundan olsa gerek...

 
z_post_title="<$BlogItemTBalkondaki renklert> z_post_title="<$BlogItemTToplumsal afazit> z_post_title="<$BlogItemTİşte o sayıt> z_post_title="<$BlogItemTDüğünler ve Gidenlert> z_post_title="<$BlogItemTAmerikan sarmaşığıt> z_post_title="<$BlogItemTHavalar ısındı, balkonlar şenlendi!t> d="stats_script" type="text/javascript" src="http://metrics.performancing.com/bl.js">