>

Aradığın aslında nedir ki?

Monday, November 5

İlhamsız günler

Böyle iç sıkıcı bir yazı yazmayı hiç istemezdim. Okuyanların kalbine kasvet verecek, olumsuzluğa sürükleyecek kelimelerin saklanmasını dilerdim hep. Arzu ederdim ki, yazacağım zaman renklerden ibaret bir şarkının güftesi dökülsün kalemden, klavyeden.

Sonbaharı sevmek içi kendime nedenler bulmuştum. Gökyüzü gri olsa bile güneşimi kalbimde taşıyordum. Grinin pusundan bunaldığım anlarda içimi aralayıp oradaki ışığa bakıyor, mutlu oluyordum.

Herşeyi sevmek için neden bulabilirdim. Polyanna'dan esinlenmek bir yana, hayattan zevk almak ve etrafıma neşe saçmak için bu çabayı sarf etmeye değerdi. Neden karanlık bir girdap oluşturup etrafımdaki bütün güzellikleri kara delikte yok edeyim ki? Değil mi?

Çok üzülüyorum sevdiklerim adına. Üzülüyorum çünkü bir kaç haftadır kendimde değilim adeta. Her zaman aklıma geliveren mutlu olma sebepleri bir süreliğine seyahate çıkmışlar. Dünya turu gibi kapsamlı olmalı bu seyahat, uzun mu uzun. Gittikleri ülkelerden bana o ülkenin diliyle yazılmış kartpostallar yollamaları için umutsuzca bekliyorum. O ülkenin diliyle edilmiş küfürler bile yazsa kartpostallarda, unutulmamış olmak adına, bekliyorum.

İlham nerededir, hangi ülkededir bulsalar... Tatlı dille ikna edip, ikna olmazsa etere bulanmış bir parça bez de iş görür, getirseler... Yanıma bıraksalar... Ben ilhama sarılsam, ilham nele döndüğünü anlayamasa... Nicedir görmediğim bir dost olduğunu kendisine anlatsam, o beni uysal halde dinlerken kalkıp bir çay koysam... Sonra o bana kendini anlatsa, hangi iklimlerin hangi mevsimlerinde neler yaptığını, dünyanın dörtten fazla olan bucaklarını, gerekirse bucaktan daha ufak yerleşim birimlerini, çamurlanmış ayaklarıyla yatağa giren çiçekli pazen pijamalı çingene çocuklarını, pencere önünde kanaviçe işlerken uyuya kalan taze gelinleri, bahar festivallerinde içkiyi fazla kaçırıp mahallenin şebeğine dönen Flemenk köylülerini, fırından yeni çıkardığı mısır ekmeğinin kokusunu içine çekip gülümseyen Amerikalı çiftçi kadını, gökdelenin 18. katında puslu Manhattan manzarasına bakıp bir saniyeliğine de olsa uzakların aşkına tutulmuş olan kapitalist metropol kadınını –belki de o benim- ... anlatsa bana, ben dinlesem, sonra tualimi alsam, bir yerlerden bir kutu –açılmamış- kokusuz tiner bulsam, bezir yağı bedava olsa, yağlı boya kutum tozlanmamış, fırçalarım eskimemiş olsa... İlham içtiğim çaya karışsa... Bütün çayı fondip yapsam, ağzım kalaylı olsa...

Sonra elime paletimi alsam, renkleri en sevdiklerimden ve hiç sevmediklerimden olmak üzere bir miktar boyayı o tuale sıksam... İsraf olmayacak kadar ölçülü miktarda boya sıkmayı çoktan beridir öğrenmiş olsam... Tuali şövaleme yerleştirip gözlerimi kapatsam... Önlüğümün cebindeki fırçalardan rastgele bir tane seçse elim.. Sonra paletten bir renk beğense fırça... Gözlerimi hiç açmadan ilhamın bana anlattığı öyküleri resmetsem... Resmederken boyalara karışıp masal ülkelerine kısa seyahatler yapsam... Seyahatlerden dönerken yanımda o diyarların yöresel tatlarını, otlarını taşısam...

Sonra resim tamamlansa, resmi tamamlayan elim gözlerimi aralasa...Gözlerimi açtığımda uzun zamandır ilk defa bir resmi tamamlamış olmanın verdiği heyecanla uçsam... Uçsammm... uçsammmmm.....

Hayaller kuruyorum hala. Lakin neşesizim a dostlar. İçimde aşk-şevk kalmamış, kurumuş muyum neyim? İşyerinde bezgin Bekir, evde miskin Tekir felsefesi bana ait değil. Nereden buldum da giydim bu elbiseyi, bana göre biçilmemiş zaten, dikişi de hiç kaliteli değil. Olsa olsa ölü toprağı karışmıştır bu elbisenin yıkama suyuna. Ahhh ahh deli kafam. Ahhh.

Eski beni geri istiyorum.

Labels: , ,

Tuesday, September 18

Renkler ve ahenkler

E-bay de satılan bu kumaşın renkleri ilham ufuklarını açacak cinsten.

İlk ilham: Bu kumaşla kaplı bir berjer hayal ediyorum, odanın duvarları bej... Berjer, odanın köşesine sırtını verecek şekilde konumlanmış. Berjerin üstüne sarkan halojen bir lambader var. Lambader, minyatür hasır plaj şemsiyelerine benziyor uzaktan. Yerdeki parke kiraz veya elma ağacından. Ortada turkuaz bir halı var, uzun tüylü. Halıda üç adet turuncu puantiye var. Burası bir salon değil, daha çok okuma odası gibi bir yer. Bir duvar baştan başa, yerden tavana beyaz bir kitaplık, kitaplığın sol tarafı camlı. Sağ tarafı ise açık raflardan oluşuyor. Açık raflara beyaz, krem ve yeşim renklerinde değişik aksesuarlar yerleştirilmiş. Berjer kitaplığın hemen önünde çapraz duruyor, odanın köşesine paralel demiştik aynı zamanda. Önümüze kuzey dersek, pencere berjere oturan kişinin kuzeydoğusunda, kütüphanenin ise doğusunda kalıyor. Pencerenin kanat perdeleri de bu kumaştan yapılmış. Pencerenin hemen önünde beyaz taştan bir sundurma var. Bir tane bej, bir tane de kahverengi minder iliştirilmiş. İki minderin üstünde de mavi birer çiçek var, çiçekler kanaviçe tarzında işlenmiş. Berjerin kuzeybatısında kalan duvara büyük bir masa yaslanmış. Masa, eskitilmiş görünümlü ve açık turkuaz rengine boyanmış. Üstünde eskitilmiş kiraz renginde çekmeceli bir kutucuk var. Bu kumaşla kaplanmış bir sandalye masanın önünde duruyor. Masanın üstünde turuncu bir çalışma lambası var.
Odanın kapısı açıldığında pencere kuzeyde, kütüphane doğuda çalışma masası batıda kalıyor. Ve odanın ne kadar ufak olduğu anlaşılıyor. Pencerenin yer aldığı duvar 3,5 metre. Kütüphanenin dayandığı duvar ise 3 metre. Pencere 3 metrelik olduğu için oda çok ferah görünüyor ve yeşiller-turkuazlar ferahlığı destekliyor.



En güzel yeşiller burada...



Kumaş bu adreste satılıyor ve ben bu güzelliğe Another Shades of Grey'in bloğunda rastladım :)

Labels: , , ,

 
z_post_title="<$BlogItemTİlhamsız günlert> z_post_title="<$BlogItemTRenkler ve ahenklert> d="stats_script" type="text/javascript" src="http://metrics.performancing.com/bl.js">