>

Aradığın aslında nedir ki?

Thursday, September 14

Bir giz: Hiyerogliflerin sırrını neden Osmanlı çözmedi?


Ufaklığımdan beri tarihe merakım vardır. Özellikle eski uygarlıklar çok ilgimi çekiyor. Bilhassa eski Anadolu uygarlıkları, sonra Etrüskler ve tabii ki Mısır, belki Mısır temalı filmlerden etkilendiğimden, belki de Mısır'ın kendine has gizeminden... Eski Anadolu uygarlıklarından Hitiler de ilgimi çekerdi, hatta Matrix 2 filminin gösterimde olduğu bi ara, en sevgili arkadaşımı sürükleye sürükleye Hititler belgeseline götürmüş ve uyumasına neden olmuş idim:) Pişman değilim.

Dün akşam NTV kanalında "Hiyerogliflerin" gizeminin çözülmesi ile ilgili bir belgesel seyrettim. Jean-François Champollion isimli genç bir Fransız dilbilimci ile İngiliz bir bilim adamı arasında "zaman savaşı" şeklinde seyreden bir rekabet sonucunda Champollion yazıtların sırrını çözmeyi başarıyordu. Bundan çok etkilenmiş olmakla beraber, aklıma bir soru takıldı. Belgesel'e göre Napollion Mısır'ı işgal ettiğinde oradaki antik Mısır medeniyetinin bulguları karşısında hayrete düşüyor ve bu medeniyetin inceliklerini öğrenebilmek amacıyla Fransa'nın değerli bilginlerini Mısır'a davet ediyordu. Benim merak ettiğim konu ise, 300 yıl Osmanlı himayesinde kalan bu bölge hakkında Osmanlılar neden bir çalışma yapmamışlar, neden merak etmemişlerdi.

Açıkçası aramalarım ve kendime sormalarım devam ediyor, ama http://www.tumgazeteler.com/fc/rbt.cgi?a=982470&baslik=Hiyeroglif%20ve%20Ataullah%20Efendi adresinden aşağıya kopyaladığım metni buldum. Belki bana ve hepimize ışık tutar düşüncesiyle yayınlıyorum.


Yavuz Sultan Selim, Mısır`ı 16. yüzyılın başında aldı. Genel bir hesapla Mısır, üç yüz yıl Osmanlı yönetiminde kaldı. Neden üç yüz yıl boyunca kimse, eski Mısır uygarlıklarını incelemeye merak sarmadı ve eski Mısır yazısının nasıl okunduğunu çözmeye aklını taktırmadı? Bunun nedenini, yaklaşımlar, yakıştırmalar ve zorlama yorumlar ötesinde, bilimsel bir sağlamlıkla açıklayabilsek; buna benzer daha başka meraksızlıkların da nedenlerini bulmuş olurduk. *** Mantıken `hiyeroglif`i, Mısır`ı üç yüz yıl elinde tutmuş olan Osmanlı`nın okuması gerekirdi. Oysa bir Osmanlı bilgini yerine, 1824`te Champollion adında, otuz dört yaşındaki bir Fransız dilbilimcisi başarmıştır bu işi... *** Gelelim şimdi Jean-François Champollion`un nasıl yetiştiğine... 1801 yılında, Fransa`nın İtalya hududuna yakın İsere bölgesinde ünlü fizikçi Joseph Fourier valiydi. Fourier, `Isının cisimler üstündeki yayılması` ile ilgili köklü araştırmalar yapmış ve fizik dünyasına, bugün de geçerli olan, bazı teoriler getirmişti. `Isının Analitik Teorisi` adlı kitabıyla da, adını ölümsüzleştirmişti. *** Evrensel ölçüde bir bilgin olan bu vali, bölgesindeki kasaba okullarını gezerken; Doğu dillerine aşırı derecede tutkun, on bir yaşında bir öğrenciyle karşılaşmıştı. Öğrencinin öğretmenleri de, çocuğun bu olağanüstü yeteneğine hayrandılar. Fourier, on bir yaşındaki öğrenciyi evine davet etmiş; kendisine, Napoleon`la birlikte Mısır seferine gittiği zaman toparlayıp getirdiği eski Mısır uygarlıklarına ait koleksiyonu göstermişti. *** Napoleon, üç yüz yıl Osmanlı yönetiminde kimsenin aklına gelmeyen bir şeyi yapmış; Mısır seferi sırasında fizikçi Fourier`yi, eski Mısır uygarlıklarından kalma anıtların kataloglarını hazırlamakla görevlendirmişti. Fourier de bu çalışmalar sırasında, kendisi için zengin bir koleksiyon toplamıştı. *** On bir yaşındaki öğrenci, fizikçi valinin evindeki `hiyeroglifleri` görünce büyülenip kalmış: - Bunlar ne anlama geliyor, diye sormuştu. Fourier, çaresizlikle ellerini açarak: - Kimse ne anlama geldiğini bilmiyor, demişti. İşte o, on bir yaşındaki çocuk, yirmi üç yıl sonra kimsenin ne anlama geldiğini bilmediği `hiyeroglifleri` çözecekti. *** Nasıl mı çözecekti? Bir Fransız neferi, Mısır`ın Nil deltasındaki `Raşit` kentinde bir anıt-taş bulmuştu. O anıt-taş, Firavun `Ptoleme`nin M.Ö. 196 yılında nasıl tahta çıktığını anlatıyordu. Champollion, o anıt-taşın üstündeki kitabeyi inceleyerek çözecekti `hiyeroglifi.` Çünkü anıt-taştaki metin, sadece hiyeroglifle değil, aynı zamanda eski Yunancayla da yazılmıştı. Ve Champollion eski Yunancayı çok rahat okuyordu. *** Önce Yunanca metindeki `Ptoleme` sözcüğüyle, hiyeroglifle yazılmış metindeki çerçeve içine alınmış bir sözcüğü karşılaştırdı. Sonra da başka bir anıt-taş kitabesinde, `Kleopatra`nın önce Yunancasına baktı. Arkasından da yine çerçeve içine alınmış ve hiyeroglifle yazılmış bir sözcüğü onunla karşılaştırdı. *** `Ptoleme`nin `P`si ile `Kleopatra`nın `p`si; iki ayrı anıtta aynı hiyeroglif işaretle belirlenmişti. Bu işaret küçücük bir `kare` idi. *** `L` ise her iki anıtta da, birer küçük aslan resmiyle yazılmıştı. Böylece `e`lerle `o`ların da karşılıkları kolayca bulundu. Ve hiyeroglifin soldan sağa fonetik olarak yazıldığı ortaya çıktı. *** Bunu üç yüz yıllık yönetimleri sırasında Osmanlılar bulmuş olsaydı ne olacaktı? Eski uygarlıklarla kendi uygarlıklarını kıyaslama ve üstünde düşünme olanaklarına kavuşacaklardı. Bu sayede iki bin yıl öncesinin bir uygarlığıyla ilişki kurarak, birçok `bilinmez`i aydınlatacaklardı. Bu alanda evrensel bir saygınlık kazanacaklardı. *** O sıralarda ise Osmanlı tahtında III. Selim, `Nizam-ı Cedid`, yani `yeni düzen' diye reformlar yapmayı hesaplıyor, setre pantolon giyecek yeni bir ordu düzenlemeye uğraşıyordu. *** Bu yeniliklere karşı ayaklanan Kabakçı Mustafa ile yandaşlarına, Şeyhülislam Ataullah Efendi de: `...Sultan Selim Han, imdi bir başka sakim teşebbüsata girişmiş olup nizam-ı cedid namı ile tesis eylediği bir ordunun bilcümle efradına setre pantolon giydirip küffarı taklit eylemiştir. Ben dahi fetva veririm ki, Sultan Selim-i Salis bundan böyle Ali Osman tahtına layık ve dahi müstahak değildir.` Diye katılınca, zavallı Üçüncü Selim, yenilik özlemini sade tahtıyla değil, canıyla da ödemek zorunda kaldı. Kendisi kementle boğularak öldürüldü. *** O tarihte `ısının cisimler üstündeki yayılmasını` inceleyen, ne fizikçi bir vali vardı Osmanlı ülkesinde; ne de eski Yunanca bilen, Mısır uygarlığına hayatını adamış genç bir dil bilgini. Sadece: `Askere pantolon giydirildi, din elden gidiyor` diye bağıranlar vardı.

Monday, September 11

Yüzleşmek

Zor değil kendinle yüzleşmek, içinde görmekten korktuğun şeyleri görmek.
Belki bir süreliğine durulmak için geriye dönüp, daha da kuvvetli bir fırtınaya tutulmak için ideal, facing off.

I've waited so long, to see just a reflection of you. But when I saw, I couldn't decide what to do.

 
z_post_title="<$BlogItemTBir giz: Hiyerogliflerin sırrını neden Osmanlı çözmedi?t> z_post_title="<$BlogItemTYüzleşmekt> d="stats_script" type="text/javascript" src="http://metrics.performancing.com/bl.js">